dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2013 Cuma

Sabah sabah kuantum

Elimdeki bilgilere göre; dünyanın dönüş hızı yavaşlıyormuş, evrenin genişlediğini biliyoruz, kara delikler de şişiyormuş. 
Bir yandan olasılıklar kainatında yaşıyoruz, verdiğimiz vermediğimiz kararlar falan var. 
Şimdi. 
Bence o vermediğimiz için yaşanmayan kararlar evrende başka bi algı şeysinde katman gibin birikiyor, biriktikçe dünya üzerinde ağırlık yapıyor, hızını yavaşlatıyor. Düşünerek zamana ağırlık yapıyoruz sanki.

Ayrıca bu olası ihtimallerin birikmesi evrenin de genişlemesine sebep olabilir. 
Ha nası olabilir, uzaylısı var bunun başka gezegende mikroböceği var, unicornu var. 
Onların da derdi var, sevdası var. 
Kainatçak biriktirdiğimiz bu verilmeyen tırt kararların, windows mantığıyla bir öğütme sistemi olacağsa ki ying yang mantığıynan olması lazım. 
Çöp poşeti karadelikler de oldu sana battal boy. 
Sabah sabah kuantum. 
Ben bi çay koyucam şimdi. 
Eygünler.




13 Aralık 2012 Perşembe

The '21 ARALIK'


Şş kopuşlara az kaldı, napyonuz?
Taşak geçiyosunuz tabi, bilmiyor muyum.
Olum ne duruyorsunuz, yürüyüp gitsenize. Bak millet Şirince’de toplanıyor. Tom Cruise da gidiyormuş. Envai çeşit zengini, ünlüsü, hippisi, bilim adamısı, kafayı mayalıyla kırmışı, habersiz saftirik normal şirince halkı falan. Full orda, kategoriye bak. Adam fiyatlar fırladı diye ‘maya takvimine teşekkür ediyoruz’ deyip, açıklamalı selam yolluyor lan. Ahahagfhsgh. Böyle bir ekibin bir daha bir araya gelmeyeceği aşikar. Ayrıca orada dönecek olan kozmoz muhabbetini nasa’da döndüremezsin, bu da net.
Benim gidesim var da yancı bulamıyorum.
Maacera dolu şirince işte. Alırım şarabımı, zaten ufacık yer, gezer dolanır kendime takılıncak bilim adamı bulurum. 'Beher kap nasıl oluyor'dan girerim, o masada dünyayı kurtarırız, hem de ne. Olmadı Tom Cruis' u takip edicem gizli gizli. 'Apocalips mission' tribi epik olur giderayak. Bilimcileri de gazlarım, hepimize ekmek çıkar oradan. Olmadı hippiler’i bulurum. Şarkılar türküler, araya da şirincenin amcasını, çobanını alırız. İçsin, üflesin, Şirince’den hikâyeler anlatsın. Ağıtlar, meşaleler.
Ayrıca kızlar, zengin koca avına çıkın direk. İki savunmasız durun, fırt diye belirirler. Erkeklere de mis, ‘dünya yıkılsa senden vazgeçmem bebeğim’ in işleyeceği en gerçek yer lan orası.  Ben diyim, kız düşer diye bile gidilebilir. Pühüüü hem de nebçim. Kozmoz la düşen kız sınır tanımaz, bak söylüyorum.

Kıyamet kafası en güzel Şirince’de yaşanacak.
Bu bir gerçek.

Peki ihtimaller?

1)Mayalı inip;
‘şimdi dünyanın gezegenler etrafına dizilmesiylen, bir sarı ışık, elektro manyetik gibi böyle üzerimize doğru geleyazarak… lan. Size laf mı anlatıcam. Mal mal bakıyonuz zaten. Bitti arkadaşım işte. Son kullanma tarihi olarak düşün, tükendi, kokuştu falan. Hadi kalkın gidin. Ayrıca ileri boyuttan oğlumuz gelecek, onu oturtucaz’ diyebilir.

2)İşin içinde illüminati var kesin zaten. Geçmişte şu konuşmalar üzerinden hayvan gibi plan yapmış olabilirler:
- ‘hacım kontrolü çok güzel aldık, süperiz, bu köleleri böyle üretip duruyoruz da, tavşan gibi doğuruyor ibneler. İlerde bunlar şişme yapar, meme yapar, bunları zımparalamak icap eder. Diyorum ki üstadım, şimdiden ortaya bir maya davası atalım, antik antik güzel olur. Şöyle ışıklı mışıklı. Arada gizliden tarlalara şekil biçelim, uzaylı çelişkisi yaratalım. Sonra ilerde nüfusun yarısını kesecek bir plan yaparsak, altyapısı hazır olsun. Biz uzaylının çocuğu olduğumuzdan, biz gene ayaktayız. Bir de evladımızın evladı çok çirkin olursa onu da leydi diye kakalayalım, şarkı söyletiriz,onun da alıcısı olsun.
-Müthiş. Soyumuza soy katacak bir master plan. İçelim kardeşim, in illü we trust!

Ya.
Herkes hayin plan peşinde. Herşey gizli, sikrıt.
Hele en çok benden gizliyorlar. Sömürürüm çünkü.
Hâlbuki al beni içine, kabul et beni.
Kat beni ekibe, on numara takım oyuncusuyum ben.
İstediğiniz yerime dövme yaparım, 3 gün kuyuda aç beklerim.
Sadakatimi kanıtlarım yani, koymaz.
Gör gözümdeki ışığı artık. Sonsuza kadar yaşama planımın sponsoru ol, ne var yani.
Yeni gelin gibi nazlısın, illü.
Bana senden büyük ekip kurdurup, dark side’da nemesisin yapma beni.
Amacımız aynı koçum. Uzattığım zeytin dalını kabul et bak.
Edebimizle yönetelim dünyayı.
Aklını alırım, efendi ol.


Efsane önemli not:
Bir okuyucumuz sormuş ‘ 21 aralıkta ne yapalım, hangi tribi kovalayalım?’

1.       Evde oturun. Oturun arkadaşım. İşe gitmeyin o gün, ‘sick call’ falan yapın. Uzaylısı bilmemnesi yoksa bile, kaos yaratmak için süper bir gün. Teröristiydi, bombalı bond çantasıydı, derin devletiydi, hep iş bunlar. Siz akşamdan mayalı poaça falan yapın, hem manidar olur. Sabah uyanın güzel güzel yeyin onları.

2.       Dışarı çıkmayın. Açın televizyonu, interneti. Baya komik şeyler çıkacak, kanal 7ye falan bakın ara sıra. Ömer Çelakıl çıkarsa saçına bakmayın, ordan hipnoz yayar sinsi herif.

3.       Mayaya güvenin, insana güvenmeyin. Zehirli gaz sıkacaklarmış sokaklara, nüfusu kescez diye götlerini yırtıyorlar. Kapıyı camı iyi kapayın. Altlarını cifli bezlen tıkayın. Özellikle öğrenci evleri için geçerli bu, pencereleri cifleyin, sızıntıları oyukları göçükleri hep tıkayın. İlk sizi kesicekler çünkü bak söylüyorum.

4.       Isınmak için dışarıda mangal yakın, köz köz olunca eve alın, başında zenci tribi kasın.

5.       Az sigara için, lazım olabilir. Önceki günden depolayın.

6.       Alkol de depolayın, ama hep bira almayın. Elektrik kesilirse ısınır, çekilmez. Sıcak da çekilen şeyler alın. Misal viski. Evet, viski alın, ne var? Dünya yıkılıyor, bence şeklinizi koyun ‘viski on the raks’ tribini gönlünüzce yaşayın.

7.       Bir gün öncesinden nüfus kâğıdı fotokopinizlen, 3 adet vesikalık fotoğrafınızı, bir de cv’nizin çıktısını alın. Şimdi o ışık huzmesiyle, enerji akımıyla dna değişimi falan olursa, hem eski halinizin bir anısı olur, hem de cv artık büyük ihtiyaç. O ortamda cvsi olan, mayanın yanına işe girer, açın gözünüzü.

8.       Suyu sebil gibi kullanmayın, banyo yapmayın. Azıcık tasarruf öğrenin. Pisliğinize alışın, o sizin doğalınız. Doğaldan kaçmayın.

9.       Etrafta ağaç, çiçek, böcek varsa son bir bakın. Bir derin nefes, bilenler yogaya durabilir. İçinize çekin işte belki bir daha bulamayız, kardeşiniz onlar hep.

10.   Telefonlara çıkın. Öyle aman salla şimdi yapmayın, arayana sorana saygınız olsun. Gönlünüzce konuşun. Fatura girsin siktret, gelmişiz gidiyoruz zaten.

11.   Evinizde müsait kız/adam varsa sevişin. Yoksa bir gün öncesinden ayarlayın. Son gün partisi yapın, çılgınlar gibi; artık hemşireden girin, öğretmenden çıkarken, vampir’e, oradan tesisatçıya, ordan doktora, ardından mutfağa, salona, masaya, duvara uğrayın, bi temiz helalleşin evinizle. Belli olmaz bu işler. Bol varken kullanın, belki yarın çalışmaz. Kıyamet nerden vuracak bilmiyoruz.

12.   Baktınız hakketen bi işler var. Elenktrik gitmiş falan, bi kaoslar bi şeyler, eğer evinize saldıran olursa, sakın rızkınızı kaptırmayın. Haydar bulundurun o yüzden. Önce böyle tırsmış gibi yapın, arkadan indirin odunu. Sörvayvıl öyledir işte, gece gece mezar kazdırır adama.

13.   Bir de Amerika gizli teknolojileriylen havaya uzaylı hologramı sıkacakmış, iniyorlar gibi gösterebilirmiş. Temkinli olun. Balkonda uzaylı falan görürseniz vileda sopasının ucuyla bir dürtün, baktınız kanlı canlı uzaylı, hemen tırsmayın, siz korkarsanız o da korkar saldırır. Sakince geri geri odadan çıkın. Başka odaya girin kitleyin kendinizi, dönerse sizindir, dönmezse uzaylının canını sıkmayın.

14.   He, baktınız ortalık sakin, bi skim olduğu yok. Hemen bi feys, bi tivitle şekil moduna geçin. ‘ben zaten inanmıyordum’ insanı olun.  O acayip satacak sonradan, güzel twit kız düşürür, bunu unutmayın!


Had,
Apokalips bereketi üzerimize olsun.
Kozmos bizi kutsasın.

Selametle.




8 Kasım 2012 Perşembe

Çözülmemiş gizemlerinizi atmayın, değerlendirin!


Şaka değil. Ben başladım.
Dünyadaki en büyük gizemden yola çıkarak her şeyi değiştirecek bir icat yapmak üzereyim. 
Cebimizde ne yaptığı belli olmayan, girdiği gibi çıkmayı reddeden, hayata karşı duruşunu koruyan, materyalist obje.
Kulaklık kablosu!
Ne istiyor: bilmiyoruz.
Davranış modeli: çözülemedi.
Hem kontrolümüzde, hem özgür ve aykırı.
İşte;
Günümüzde ateyizlerin bile toplantı salonlarını terk ettiği soru.
Bir Paranormal.

Peki bu tespit ne işe yarayabilir?
Böylesi bir veriyi, sahsına yakışır biçimde kullanmak icab eder.
Bu sistem öylesine harmanlanmalı ki, yer gök inlesin.
Derken derken aklıma geldi.
Bir bilim adamından neyim eksik?
Bilgilerimle dünyayı ele geçirmeye bir beyaz önlük uzaktayım.
Zihnimde belirdi… Dünyayı ele geçir tuşu.

Bu tuş sayesinde gözyaşları dinecek, bükük boyunlar dikilip, gripler iyileşecek.
Bu tuşu dünyanın bütün meşhurları bekliyor, evet.
İngiltere kralı, rahmetli başkan kennedy, taçsız kral pele, bekenbavuver, kaleci mayer, nadja komanaçi, bricit bardot, fenerbahçeli cemil.
Hepsi umutlarını bu tuşun nimetlerine bağladılar.
Önce;
Kulaklık kablosunun kimliğindeki o şuursuz öz çözülmeli.
İnceliycez. Gece gündüz. Her yerini. Foton foton.
Gerekirse Sennheiser’ı kaçırıp ıslak havluyla dövücez.
Bir bir anlatacak.
Bulduğumuz bu özü; mikro cımbızlar, kuantumsal sistemler, yapay zekalar, şamanik düstur ve iman gücüyle içinden çekecek ve altın oranda dünya magmasına enjekte edicez.
En doğru adamı biliyorum bunun için; kimsenin anlayamadığı, ‘bu’ olmayan adam.
‘Ali Ağaoğlu’.
Çünkü o herkes mutlu olsun istiyor. Ayrıca daha iyi, daha güzel projeler peşinde. Bu projenin üstüne atladığı gibi ormanlara koşacağına eminim. Sarıyer belediyesi sponsorluğunu da ayarlar bize. Pratik adam, mis gibi.
Kaynak gözlüklerini de takıp, ağa’yı magmaya sarkıtırız.
Özü enjekte ettikten sonra, kontrol mekanizması da bir tuşa bağlanacak. En son ayfon 6 aplikasyonuynan nihayete erdiririz gibi geliyor. Aplikasyon tek tuştan oluşacak. Bi basımlık.
Ama kilitli. Parolası var.
Ve sadece doğru hissi yakaladığında açılacak.
Yeterli istek ve arzu ile aynı anda hem sevgiliye hitap eder gibi yumuşak tonunu, bir yandan ‘yetti bu dünyanın kahrı’ serzenişi taşıyacak.
İşte bu sesin enerjisi molekül molekül algılanınca sistem açılıp, düğme basılır hale gelecek.
Tek bir kere, tek bir kişi için.
Telaş yok.
Hepimiz deniycez zaten, çok belli.
İşte bir kablonun özünde yatan kaos ruhu.
Ya.
Teknolojilerin böyle işbirlikçi pislikler gibi birbirlerine destek olmaları ne kadar gıcık dimi?
Değil işte.
Aynı itin soyu, ne kıl oluyosun? Kullanmayı bilicen.
Bu tuş sayesinde artık amerikanın komploları tarihe karıştığı gibi, illüminati yalan, greenpeace dolan olacak.
Delirmek yok.
Saçı başı ağartmak yok.
Bakınız.
Küsürlere takılmayınız,
Sadece 0.99 euro’ya, bu iş tamam.
Gibicibicis marka krem, o da fabrikamızın hediyesidir, çok muhterem abilerim.


Sistem kilidini açma parolalı şiiri:

Bilirim en gerektir,
Kuvvetli cesaret huyu.
Şuursuz kurcalarsam,
Yakındır dünyanın sonu.

Meraklanma severim,
Çiçeği ve de kuşu.
Gıcığım insanadır,
Tam bir puştun soyu.

Kökünde var cehalet,
Buna lazım sağlam haduu.
O biçim kopsun kıyamet,
Bu işin piridir, Ryu.

Ne sihirdir ne keramet,
Geldi şiirin sonu.
Getiresin bol bereket,
Dünyayı ele geçir tuşu!


NOT:  Görüldüğü gibi çözülmemiş gizemler, kullanışsız tavırlarının altında ayarsız beceriler barındırırıyor. Sizin de kenara attığınız, çözülmedi diye yok saydığınız, belki de hor gördüğünüz gizemleriniz varsa, lütfen belirtin,
birlikte çözelim.
Olmadı kenarına dantel geçer, Derya Baykal’a veririz.
Sevinir çünkü, sevap.


Teselli şiiri:

Roses are red,
Violets are blue.
Hala mı lan Samet?
Bana da açmadı, sktret.



20 Ekim 2012 Cumartesi

Keser & Sap & Hesap


Öhöğühm…
Sevgili insanlık, insanlığı bitirmek isteyen robot arkadaşlarım ve uzaylı kardeşlerim;

Bugün burada dünyanın geleceğini tartışmak üzere toplandık.
Savaşmaya başlamadan önce hepinizi beni dinlemeye ikna eden, çok sempatik olduğum için beni kırmayıp, davama inanarak bu oturumu mümkün kılan mayalı bro kardeşime envai çeşit teşekkür ediyorum.
Toplantımıza…‘keser döner, sap döner. Gün gelir, hesap döner sempozyumu’ adını koymayı uygun buldum. Zira metin yazarı arkadaşlarımız ‘dünyanın kaderi, geleceğin sırrı’ gibi tırt isimlerle geldiler, elmayla armutla kovaladım hepsini. 

Konuşmama başlarken sizden ricam şudur ki; bu lafımı iyi dinleyesiniz ve de iyi belleyesiniz.
"valaakaeala haalae hasanaağeaa" Yani diyor ki, 'oturuma güzel lafla başlayayım dedim ama bi sike benzemedi, o yüzden tarafımı seçerek olaya giriyorum'

Bu dünya kavgasında kendi cinsim en yalan, en pis, en hayın grup olduğundan direk kaybediyor. İnsandan yana olmam, olamam.
 
He, robot arkadaşlarımıza saygım var, dinamiklerine hayranlığım söz konusu. Hiç durmayan patlamış mısır makinesi mesela istikrarlı yapılarını temsil eder bence ama; şu çiçeğe, böceğe, kızgın lavlara ve serin sulara bakınca ‘yok’ diyorum, burda kabloya prize yer yok. uyumsuzluk bariz. Hem atmosfer sana zarar, oksijenin sana ne faydası var robot. Tamam, insanlık tarihinin daha epik versiyonunu yaşamanın peşindesin sen. Daha uzun ömür, kendini yenileyen sistemler falan, ama sona geldik artık, amerikayı tekrar keşfetme robot. Biz yaptık seni, genimiz bozuk bizim. Ne kadar mekanik olursan ol, gözü yüksekte olana yaramaz bu dünya. Kendi sonunu yazarsın robot. Gel beni dinle, bak ne güzel teknolojin var, dünyayı patlatacana , aç bak uzaya, biraz meteor kas, gezegen kovala. Havası suyu sana faydalı yere uç. Orda kendine yeni bir hayat kur. Şu kelebeğe, tavşana kıyma robot. Ayrıca en nihayetinde bura senin yaratıcılarının yeri, senseinin toprağı. Robot da olsan bir yerde ayıptır, saygısızlık etme. Şuraya sizi anmak için bir heykel koyarız altına da ‘robot sevgidir, robot dosttur’ yazar, birer mum yakar, mendil bağlarız. İstediğin zaman gel ziyaret et. Bura yabancı evi değil, evladımız gibisin robot. İndir şu testereli ellerini de gel bir sarılayım sana. Ağla robot. Açılana kadar ağla...

Ve hepiniz bu değerli ana, bu hisli momınta şahit olun burda.
Bak görüyorum uzaylı kardeşlerim de duygulandı, bi ibne insanlar bakıyor mal mal. Aralarında sırıtan var, dürtükleşip gülen var. Karaktersiz yirigöt. Şimdi ben bu kitleyi napayım uzaylı? Sen söyle; biliminle, uzay mekaniğinle sen açıkla bana. insani yollarda gelişmek istedik, hevesimiz vardı. ama kitle belli işte kolay değil. Sizi de anlıyorum, bir serzenişle buradasınız bugün,  ‘mına koydunuz dünyanın’ tadında bir rencide etme güdüsü bu aslında. Evet. Doğru. Koyduk gerçekten. ‘Bozucaksan oynama’ diyorsun, haklısın. Ama işte sebepler ortada. He evren bize bunu layık görmüş de olabilir, kuantum standartlarında karşılığı budur belki. Ama sevgili uzaylı, ‘sen beni olduğum gibi sevmezsen, ben kendimi sevmeyi nasıl öğreneyim he?’
Sev beni uzaylı.
Hem nedir seni bu kadar çeken bu dünya nimetinde?
Nedir yani? Kıymeti yoktur dünya malının bak. Kimseye kalmaz nankördür buralar, lanetlenmiş her bir köşesi, kanla savaşla yıkanmış, sen nabacan ki gelip buraya?
Bi anısı yok, geçmişi yok. Kalbini buran yarası yok.
Taşsa her yerde bulursun, daha iyisini bulursun meteor gözlüm.
Aramızdaki gelgitli, adabı kendinden muaşeret yapıyı bozmaya gerek yok.
He ama madem buraya kadar geldiniz, endişeniz çok normal; sonuçta bir gezegenin hüsranı, içler acısı durumu söz konusu, öyleyse bize yardım eli uzatın.
Şimdi hemen şu aralarda gülüp sırıtan, el kol hareketi yapan izansızları toplayalım. Cidden. Hemen alalım onları. Onaylamaz, memnuniyetsiz bakanları da bırakmayalım, moral bozanlar en fenası çünkü. Çok cingöz görünen politikacı kılıklıları da alalım, ne geldiyse bunlardan geldi zaten. Bir de ben ‘biliiim’ diye bağırayım şimdi, gözlerini belertenler, kaşlar çatık fısfıs konuşanlar olucak hemen onları da ekleyelim.

Uzaylı bey ağbicim, şurda ilerde boş arazi var, oraya götürelim hepsini. Sizin uzay mekiğinin ışınlı vakumlama aparatıyla çekelim bunları filenin içine. Siz dönüş yolunda minik minik gruplar halinde bunları uzaya salın, hep birden salmayın ama ufak ufak, bulamasınlar birbirlerini. Bunlar çünkü tek başına bi ske yaramazlar, ‘together effect’ ten güç alan mitoz bölünmeler bunlar. Boşver, sen modül modül sal bunları, sonsuza kadar düşsün ibneler. Bunları bir nevi genetiği bozuk evrimsel atık gibi düşünelim, valla bak. Disposal kafası. Sen bize bu ağabeyliği yaparsan, senin de gezegenine bereket yağsın, metalik vicuğdun zeval görmesin.  Bak hayır duası aldın, sırtın yere gelmez.  Artık aklın bizde kalmasın. Biz burdan sonrasını hallederiz. Parlak fikirlerimiz, bu dünyayı yeniden yaşanır yapacak idollerimiz, zamanın içinden akıl hocalarımız, kitaplarımız var.
Hep bir elden girişir, bir daha ki gelişinize pırıl pırıl ederiz. Gözümüzden kalpler çıkarken bulursun bizi, taş fırından çıkmış çaklıt çip cookie’mizden ikram ederiz sana. Kalanlar olarak gelenekleri görenekleri birleştirir, köprüler kurar, karma bir düzenle ying yangı tuttururuz.
Krizimizi fırsata dönüştürmemize yardımcı ol, gezegen dostu.
Seni saygıyla, çiçeklerle uğurlayalım, ‘uzaylıya hitabe’ yazıp, sözler verelim, çoluk çombalak bilsin hepsini.

Hatırlayalım seni uzaylı. Kazasız belasız git gel, öyle gizliden gizliye gözetlemek de olmasın artık, bu hukukumuzun adını koyalım. O boşluk araziyi anı olarak çevreleyelim, oraya inin lazım olursa. Kenara da bi çay ocağı koyalım, önüne de bir ağaç dikelim. Altında efil efil çay içeriz, tost yeriz.
Keyifle analım bu ziyaretleri, bize kozmozun diğer yerlerinden haberler getirin, çocukları toplayıp yaratıklı hikayeler anlatın, zamanı yavaşlatan şekerler yedirin bize.
Dünyamızı bilimli sihirle, boyutlar ötesi hikayelerle donatın.
Ağacın dibine de portal koyun, arada biz de gidip geliriz.
Hatta burada da portallar olsun, gidelim görelim dünyamızın her köşesini, doğaya verelim kendimizi, hayvanların dilinden anlayalım, sırları çözelim.
Yarebbi, bundan daha müthiş bir dünya hayal edemiyorum resmen.
Bize bu kıyağı yap, nolur yap, seni topraaağm diye severim uzaylı!

Ve sen mayalı dost, mayalı poaçayla çalmıştın kalbimi zamanında, ah.
Ah mayaların cesaretli tamtamcısı, sözü özü bir cengâveri.
Sen bu fırsatı verdin bana. Amacıma koştum sayende.
Dünya barışı sağlanıyor, gezegenimiz yeniden doğuyor, portallarla uzaylı dostlarla şenleniyor, robotlu uzak gezegenlerce korunuyor.

Bak, efendi gibi anlatınca dinliyolar işte. Birini taşlayıp, öbürünün takvimiyle, kutsalıyla dalga geçersen daha işin var. Hayır, hani bayram seyran bilen millettik, misafirperverdik hani, dosttuk. İyonosfere kadarmış.

Neyse ben vardım da, gene iyi kurtardınız. Mass destruction geliyordu belirteyim. Ve evet canım, plaketimi istiyorum. Odama bırakın. Önce bir oda yapın. İçine ağaç istiyorum, maymun, bi de sincap, kapıya da fil. Bir sürü de alkol. Bi de arkadaş olmak istediğim ünlülerin listesi var bilgisayarımda onları da getirin, içicez eğlenicez. Bugün de bayram olsun. Davullarla zurnalarla tüm gezegen coşalım. Ayrıca takvimler de baştan başlasın, mayalı kardeşimiz hallolur dedi, sıkıntı yok.
Bu akşam coşuyoruz, Sabanan girişiriz, gündüz gözüyle, mis gibi. 

Kadehimi… robot, uzaylı ve insan üçgenine kaldırıyorum.
Yürü be birlik dünyası!
Yaşasın yenilik kafası!
Helal sana robot dost,  uzaylı panpa ve mayalı poaça!



Not: üçgenler... meteor gözler... illüminati?



2 Temmuz 2012 Pazartesi

Prometheus'a bi öğrenci

Bu Prometheus'u izlediniz mi?
Bir grup eleman hayatın başlangıcını arıyorlar, bi gezegene gidiyorlar, orda uzaylıyı arıycaklar da soracaklar; İnsanı sen mi yaptın? Niye yaptın? Yapanı gördün mü? falan. Uzaylı da sanki ‘buyur otur, her şeyi anlatayım’ diyecekmiş gibi. Uzaylı ya sonuçta medeni olacak. Belki senden benden öküz, bilmiyoruz.

Gerçek şu ki, holivud sikko bir filme daha teyp, kamera harcamış; boşu boşuna kim bilir kaç kere 'ekşın' diye bağarmış. Bir kere senaryoyu kime yazdırdınız allasen. Sete giderken yolda ışıkçının aklına mı geldi? Millon dolar bütçeyi aldık diye başı götü dağıtmışsınız, senaryo yok ortada. Böyle bi mantıksız döngüler, tutarsız karakterler, güdümlenememiş amaç, biçimsiz son. Olmaz bunlar. Saldın kendini holivud, toparlan.

Öncelikle ekip niye 5 kişi. Hayatın anlamını bulmaya, allahına koşmaya gidiyosun; bir avuç adam, bir de robot. Al şunu 60, 70 kişi, nolacağı belli olmaz uzay bu. Ayrıca o elemanlarda tripler ne öyle hiç ilgisiz, biri gavur amelesi 'ben sadece para için burdayım' şekli. Hayır ne işin var o zaman burda. Hem grubun motivasyonunu düşürür o. Biraz grup oyuncuları alıcaksın arkadaşım, azıcık uzayla bilimle ilgilisini seçeceksin. 2 yıl kutunun içinde gidiyonuz, koca organizasyon yapmışsınız, robotun saç boyasını falan almışsınız yanınıza ama mekanik grup fos.

Öbür bir yer bilimci mi ne var, bi boka yaramadı zaten. Valla ben kendi başıma daha faydalı olurdum o gruba, cidden. Yer bilimcisin lan sen; bi taşa bakıcan, inceliycen, merakın olucak yani. Hırtın biri. Herkes para için gelmiş aga, yani alt metin olarak diyor ki ‘ben düşmüşüm hayat derdine, yemişim allahını da’ diyor. Ayrıca belki allah falan çıkmıycak, hadi çıktı diyelim, mısır tanrısı çıkacak belki. O incili kalbine basmalar ne öyle, haçlı kolyeyi okşamalar 'bulucaz onu richard, bulucaz' tripleri. İyi buldun amk, ne diyceksin? Hayır, sanki dilini anlayacakmış gibi, adam gelişmişse gelişmiş, sanane. Ayrıca bi destur demeden inmişsin gezegenime, ne ayaksın belli değil, ne soruna cevap veririm ne bişey. Kovaladığım gibi gemini de arkandan tekmeler atarım uzaya. Ayıptır lan. Geliyorsun mağaramda gezip, taşımı böceğimi götürüyorsun. Oturup bi de muhabbet mi edicektim senle. Hayret bişey. Uzaylıyı da Allah yarattı demiyo mu bide, vur ağzına bi tane. Olum nası bilim bu. Kopar zincirlerini öyle bak uzaya, gezegene. Hiç düşünülmemiş şeylere açık ol falan. Ama yok, düzsün işte. Senle ne sohbeti olabilir uzaylının bu kafayla.

Hele o mağaradaki sorumsuzluk nedir öyle. Mağaraya girdin tamam güzel, cebinden aletini çıkardın süpersin, havayı bi ölçtün, aa oksijen. Hemen ne çıkarıyosun olum kaskını kafadan. Hayır bu nası bilim arkadaşım. Bi de yanındakileri de gaza getiriyo 'çıkarın, çıkarın'. Mahalle baskıcısı puşt. Valla kimse de o kaskımı alamaz başımdan. Bunun mikro-organizması var, mikrobu var, genetiği bozuk böceği var. İlk insan nebçim tedbirli davrana davrana geldi bugünlere, adamdaki genişliğe bak. Ya bugün hayvana bile gel gel diyosun da gelmiyo, nası tedbirli hayvan. İçgüdüleriyle hayatta kalıyo, senin aletin edavatın var, hala hareketlere bak.

Zaten filmde genel bir lakayıtlık hakim her dakka. Bi kere mağarada ekibin bir kısmı mal gibi tırsıp geri dönücez deyip, dönemiyor klasik. Elin mağarasında tutsak kalıyor. Sen içerden kameralarınlan, sesinlen adama umut ışığı olacağına, ‘aman ha bişeyi ellemeyin sabaha kadar bekleyin, alcaz sizi’ diye ekibine destek vereceğine dalga geçip 'birbirinizi dürtmeyin ha gece gece' falan diye espriler patlatıyorsun. Sınırını bil biraz. Gerçi o korkanlar senden beter. Adamın karşısına uzay yılanı, cıva gibi garip yaratık çıkıyor. Yılanı dürtüklüyor lan. Hayır denizanası görüp sudan çıkan bir tipin var senin, besbelli busun işte. Çıkmış zaten yaratık diplerden, o terminatördeki cıva adam gibi, yokluktan oluşmuş gelmiş. Çomakla dürtemezsin. Bi de arkadaşına ‘bak hele bak, hehe mehe’ diye taşak geçemezsin.
Yani bu mallık senin de değil, senaristin işte. Komik karakter yaratmak bu kadar kolay mı lan?

Diğerleri desen garip taştan kafa getirmişler içerden, inceleyelim derken patlamış yeşil yeşil sıvılar her yerde. Yine genişlik, lakayıtlık. Elini yüzünü silip devam edemezsin kurcalamaya. ‘Arkadaşlar bu patladı yenisini bulucaz’ de, bir yeni planını yap. Ayrıca bi şaşır adam gibi, şokunu yaşa. Belki patlattın tanrıyı, al, noldu şimdi? Ağla dur başında, dağlara taşlara bağır elin gezegeninde.
Ayrıca 2 yıl kapsülde geldiniz oraya, eskiden ne güzel çıplak gidilirdi bu yolculuklara, ne öyle sarınmışınız tüllere, nerde doğallık, nerde samimiyet? Yok. Rtüğe kurban gitmiş hep. Bir de gözümden kaçmadı, sırf erkekleri ameliyat eden bir alet yapmışsınız gemiye. yani ormanda doğurabiliyor diye bi cinsiyete bu kadar yüklenilmez, bi yara bandı alaydınız bari. Şileye denize inmiyosun, ışık hızıyla yol geldik o kadar. ‘Gelecekte sadece erkekler önemli olacak’ önermenizi de aynı senaryo özürlü gruba bağlıyorum ayrıca, ‘gelecekten teknolojiler ekleyelim, bilim kurguda lazım’ deyip sıçıp batırmışsınız resmen.

Ayrıca kurgunu milyon dolara yaptırmışın, efektini kepçe kepçe koymuşun da, o ne biçim uzaylı gemisi lan simit gibi. Olum azcık aklınız çalışsın, xrayden içeri bakan uzaylı içi boşluklu alete biner mi, mekândan zarar eder mi lan? Hayır, başı kıçı belirsiz rota almaz o alet. Döne döne ziyan olur uzayda. Tamam kütahya porselen şeklinden kurtulmaya çalışmışsınız evet, çok güzel çıkış noktası ama olmaz. Simite binmez uzaylı. 2 kere 2 dört bu.

Bir de.
Cidden bütün holivuda sesleniyorum. Yani binlerce yıldır filmlerde bir şeyleri birilerinin üstüne düşürdünüz; dev ağaçlar yıkıldı, Eyfel kulesi devrildi, dinazor üzerinize koştu da, bi kaçamadınız lan şunlardan. E dümdüz koşuyonuz çünkü. Yani holivud, sen kuantumla falan uğraşan bir milletin ürünüsün, bir sanatısın. Bak kurban oliyim. Üzerine devasa simit gibi gemi düşüyorsa havadan, dümdüz koşmazsın, bi çapraza gidersin ki ölmeyesin. O ortamda bir robotun kafası çalışıyordu galiba, o da hinlik peşinde. Zaten içirdi mikroplu uzay sıvısını rezil etti koca projeyi. Uzaylıyı buldunuz, dünyayı yok edecekmiş çıktı.
Uzaylının da çok skindeydi afedersin. Ya bu uzaylı niye kendi işine bakmıyor hiç diye düşünürdüm hep, o gezegeni görünce aydım. Adamların meşgalesi yok. O kurak, çorak ortamda naapsın adam; habire dünyayı patlatayım, planlar bir şeyler. Hâlbuki ekiceksin oraya iki sıra domates, bi sıra salatalık, oh. Bağ bahçe ne güzel, uğraş dur. Kafana da koydun mu hasır şapkayı, senden kralı yok be uzaylı.

Ama sana bunları anlatacakları, torba torba gübreyle gelecekleri yerde hala;
‘Niye yaptın? Niye yarattın bizi? Neden? Anlat!’
‘Eeeh yaptıysam yaptım arkadaş, elimizde sıvı vardı indik dünyaya, döktük dereye ordan can çıktı işte. Hücreler falan şeyoldu, ne bilelim yani. Bi deneyelim dedik, insan çıktı. Ne bela oldunuz arkadaş. Yürü işine bak ya. Başka gezegenleri çöz, altın oranı anla, güneş sönünce napıcaksın onu düşün yani. Ne geldin bana musallat oldun. Bu işte. Tamam. Şimdi git namaz mı kılıyosun, mum mu yakıyosun kilisende napıyosan, yürü kendi gezegeninde yap. Bak robot ne güzel duruyo sessiz sessiz yanınızda, hiç bişey diyo mu? Onu da sen yarattın, gelip darlıyo mu seni, ‘beni niye yarattın?’ diye sabah akşam uyluyo mu? Robot çok mu lazımdı? Yook. Yapabiliyodunuz yaptınız işte. Bizim elimizden de bu geldi, yaptık.
Hadi herkes gezegenine arkadaş. Şov bitti. Uzaylıyı da buldunuz, gördünüz, bu işte. Hepinizden de yakışıklı, karizmalı, boylu boslu.
İyi taam hadi patlatmıyorum da gezegeninizi korkmayın. bişey yok. Taam hepinizi de cennete aldım taam. Yaşa sonsuza kadar. Gidin anlatın şimdi, konfetiler falan. Ben bakıyorum burdan, bin gemine uç. 2 yılda geldin zaten. Olum ömrünüze yazık değil mi lan? İnemediniz zaten kocaman ovaya, bi saat dolandınız havada gördük. Gelişince gelirsiniz hadi. Olaysız dağılın şimdi. Kafa açtınız akşam akşam.’


10 Nisan 2012 Salı

Aç gözünü bilim! Ay dünyaya düşebilir!



‘Düşmez, raadolun’ diyor bilim âlemi. Kozmik enerjiler, çekim yasaları, etki tepkilerle kanıtlıymış bu durum. Ama tam ikna olmadım ben. E çünkü insan mahlûku dünyanın sistemleriyle oynayıp oynayıp, o mükemmelimsi işleyişe çomak sokabiliyor sürekli. Kendini bilmez takılıyoruz biz çünkü. Öyle seviyoruz. İcatlarımız mucitlerimiz sağ olsunlar, oturduğumuz yerden ozon tabakasını deldik. Yapmadık mı? Yaptık.
İnançlar konusunda bile böyle şuursuzduk hatta; bir gök tanrı dedik, bir güneş tanrı dedik. Ekmek, su, yün çorap tanrısı, bir yere varamadık. Bir ara hepsini bağrımıza basar gibi olduk, hepsi kendi işiyle ilgileniyordu, uzmanlaşma vardı, bir işimiz oldu mu ilgilisine başvuruyorduk falan. Tam bu sistem biraz daha hümanist, doğadan bir tavır takınmışken; Bir anda biri çıktı bu sefer; ‘ben tek tanrıyım, bi ben varım, diğerlerini boşver kanka gel sana bana bak’ dedi. Ve direk sattık o kadar tanrıyı. Hepsini birden hem de, hiç düşünmeden baya satışı koyduk güneş tanrısına, afrodite falan.

Düşününce mitoloji çok ilginç bir alan, kafamıza göre var yok diyoruz, kabul götürür bir hukuku var, değişik. Hâlbuki bas hepsini bağrına, hepsini sev dimi? Kırma yani kimseyi. Ama işte o satışı koyduğumuz gün lanetlendik bence. Ben haklı çıkarsam çok net yapıştırırım cevabı, ben demiştim derim. Yeminle ben zeus’unu, dionisos’unu ayrı ayrı sevdim, gücünü doğasından alan tanrıya sempati duydum hep derim.  Haklı çıkmazsam, Zeus falan cehennemde olabilir tabi, ama sıkıntı yok çünkü Einstein, Michael Jackson, Ghandi, ve tabi ki John Lennon, hatta Elvis Presley falan da orda olacaktır. Yani ne kadar karizmatik, zeki, süper ilginç adam varsa çok muhtemel karşılaşacağız. E biz de napalım Einstein’la teori kasar, Michael Jackson’la moonwalk yaparız. Ben organize ederim herşeyi.

Machievelli’ye biraz hak veriyoruz demek ki bu noktada, kendisi ‘insan çıkarı olursa satar, pis bir mahlûktur’ derken haklıydı belki de. Doğasını, tanrısını satan bugün gelir seni beni satar, satmıyor mu? Satıyor. Al, hepsi tarihte gizli işte. Doğa ana falan da utanıyordur bizden kesin. Gerçi biz yok olursak doğa 50 yılda kendini eski haline getirebiliyormuş, onu öğrendim de ferahladım. Çok sallamıyordur o yüzden, geniş takılıyordur. Biz de tüm enayiliğimizle ozonu yırtalım, buzulu falan eritelim. Yarın öbür gün ay’ı düşürmeyeceğimiz ne malum. Ve düşse mesela nerelere düşer? Lokasyonlar belirlensin, önlemler alınsın.Düşerse nükliycez mi direk, napıcaz?
Kimse de merak edip araştırmamış. Bilim düşmez dedi tamam da, bilim de oturmasın, yeni sorular sorulsun. Bak yine benle irtibata geçmen gerekiyor sevgili bilim. Ama ne bir telefon, ne bir faks, ne bişey. Geçen okudum dünyanın fizik kuralları değişiyormuş, yani yer çekimi, o bu. Sabit değilmiş hiçbiri. E yarın bir bakarsın sayko bir kozmetik ürün çıkar, mc donalds köftesini labarotuarda yaratır, petrol çıkartırken dünyanın sismiğiyle oynanır falan, ‘yukarda duruyor, ay aşkım ne şirin’ falan dediğin gök cismi, küt der iner aşağı valla. Az önce baktım, Ay’ın çapı 3460km imiş. Dünyanın 4te biri kadar. 200 ülke olsa, nerden baksan 50-60 ülkeyi ilgilendirir yani. Ayrıca 4buçuk milyar yıllık yaşlı bir küre bu, ve tüy gibi de hafifmiş dünyaya göre. İki seyirir olduğu yerde, çıt eder kopar yörüngeden. Uzaya uçsa gitse yine iyi, oturur valla üstümüze. Sonra yok yenidünya düzeniymiş, illüminatiymiş falan toptan yalan oluruz bak. Hatta büyüklüğü ve ağırlığı falan öylesi bir etki yaratabilir ki dünyaya güm diye vurduğu gibi, direk yarabilir ikiye. Yumurta sarısı gibi güzelim magma akar gider valla.

Bir de düşün o kocamanlığı, hayal et bi.
Ben yapamıyorum bazen.
Mesela güneşten daha büyük bir şey yok gibi sanki.
Hayır biliyorum da, kozmozda saçma sapan, ayı gibi gezegenler var ama düşünmeye çalışınca beynim sıkıntıya giriyor. Almıyor kafam. Hele ki ölçeği böyle hızlıca yukarı çekerken börtü böcek falan geliyor aklıma, sistem hepten kitleniyor. Kapayıp açmak zorunda kalıyorum, yalan değil.
Herhalde o ilkokul uzay maketleri yüzünden oldu bu. Bir de küçük prens yüzünden olmuş olabilir. Velet duruyor gezenin üstünde, tek kişi ancak sığıyor falan. Onun sayesinde bir gezegene gidildiğini düşününce, herkesin gözüne 10 dk da turlanıp bitecek gibi, kenarında durursan uzaya düşme ihtimalin olan yuvarlak krater geliyor. Ben buna psikolojide ‘küçük prens etkisi’ diyorum. Bozulduk küçük prens. Gezegenleri anlayamadık hiç. Senin yüzünden uzay bi garip.

Bir de aya yerleşicez falan diyorlar, yolculuklar yapılsın, şehirler kurulsun falan.
 Zaten bu aralar Ay hayvan gibi büyük, hiç denk geldiniz mi? Garip işte, bir parlak, bir yakın falan.
Aya yerleşilmeye kalkılırsa, ben gitmem valla. O iş sakat, çok ciddiyim yani.
Bir gider bakarım, şöyle yere bi vururum ayağımla pat pat, bir eğilir sesini dinlerim.
Sonra da ‘Ay düşeceeğğğk’ diye bağırır, kaçarım ordan.
Kimse de tutamaz beni. Koşarken kenardan uzaya düşersem, o küçük prense de selamımı yollayıverin. Canına sıçtığımın oğlanı deyin benim için. Beni de kara deliğin birinden alırsınız artık. Kenarına tutunur, ordan bakarım. Yalnız aman deyim çok bekletmeyin, kara delikten mayalı falan çıkar, bişey der, dil bilmem kem küm ederim, ayıp olur. 
Uzayda yer çekimi falan da yok, gerilirim ben.





12 Ocak 2012 Perşembe

Bence çok mantıklı: 'Masa Teorisi'



Masa teorimi anlamanız için, size kuantum denen müthiş şeyi kendi sistemimle anlatıcam şimdi. Korkacak bir şey yok, başlıyorum.
Şimdi kuantum çok acayip. Bunu bil bir kere. Öyle yer çekimi gibi, dünya yuvarlakmış gibi kabul etmesi kolay değil, insanın beyni dönüyor valla.
Şimdi. Peygamber sabrına sahip bilim adamlarımız; sabahtan akşama kadar atomu inceliyorlar tamam mı? Einstein  ‘4. boyut zamandır’ deyince atomun dibine kadar baktılar. Ama bişey bulamadılar çünkü içi boş çıktı. Atomun % 99’u boş yani. O boşlukta bir enerji buldular ama nedir ne değildir ölçüp biçiyorlar işte. Bir de deney yaptılar, çift yarık deneyi. Atomu yolluyorlar bir yarıktan içeri, ne şekil çizecek diye; biz bakınca başka şekil çiziyor, bakmayınca başka. Yani incelemeye kalktığında başka davranıyor atom, piç anlıyo mudur nedir, bir garip. Ama ona bakışımızdan etkileniyor işte bir şekilde.  Hatta nasıl baktığımızdan bile!

Bak hatırlarsın, yılların deneyi vardır. Adam suya her gün ‘seni seviyorum’ demiş, su kristalleri güzelleşmiş. 'Allah belanı versin’ demiş, kristaller tipsizleşmiş. İşte o deneyi de bağrına bastı kuantum. ‘demek ki, su atomları da bu düşüncenin niyetinden etkilendi’ dedi. Her şey bilimde yerine oturmaya başladı.
Tibetli rahiplerin binlerce yıl önceki ‘önce istemek ve niyet gereklidir, düşünceyle her şey olur’ triplerine gülüp geçiyorduk.  Bir anda dünya bilimi, ölçüp biçtikleri atomun davranışlarını anlamaya başladı ve ‘hasktir adamlar bişeyleri (nasıl olduysa) daha adam gibi bilim bile yokken anlayıp fikirler üretmişler’ deyip, gözlerini doğuya çevirdiler.   

Atomun bu sayko davranışı başka mantıklarla falan test edilince, bir dünya şey sapır sapır kanıtlandı tabi. Başka paralel evrenlerin varlığı, zamanın tek boyutlu olmadığı, başka boyutlarda başka zamanlarda,  başka bizler olma ihtimali falan. Yani farklı bir yerde ben şuan belki de çok zenginim. Belki de aranızda beşer milyon toplayıp bana verdiniz. Olasılıklar sonsuz. En dandik paralel buysa baya sinir olurum gerçi. Düşünsene milyonlarca  alternatif var, aklı yürür adamın.
Ayrıca, biz de atomuz, full hem de. Beynimiz atom, ciğerlerimiz, her yerimiz atom. Ve onlar da bakışlardan sürekli olarak etkileniyorlar.  Aynada kendine bakıyorsun mesela, ‘çirkinsin’ diyosan sıçtın. Etkileniyor kaşın gözün yapma bunu. Bu sefer başlıyor iyice kırışmaya. ‘götüm kocaman’ diyosan eyvah bütün yağlar oraya yığılmaya başlıyor. Hepsinin içinde can var o atomların ‘süperim’ diceksin, dedikçe atomlar keyiflenecek. Oh diycek. Sen ona neşe verdikçe o daha da güzelleşecek. Yılların ‘sev kendini, sev kendini’ dedikleri buymuş işte.

Hadi kendi bakışını geç, milletin bize bakışları n’olacak?  İyi niyetinden de kötü niyetinden de etkileniyoruz hep. Hani böyle okula girersin, yirigöt karının biri gelir ağzını yavşata yavşata ‘ay bugün çok kötü görünüyosuğn noğolduuu?’ diye sorar. Hani hiç bi bok olmamışken moralin bozulur da harbiden günün kötü geçer ya. İşte o puşt atomlarını bozdu senin orda ‘üzüldük la’ dedi buruldu atomlar. Daha beter şeyleri çekti üstüne. Uzak durucan öyle adamdan da karıdan da. Habire şikayet edenden de uzaklaş. Sıkıntı hep bunlar valla uğraştırırlar adamı. Nazar boncuğu geleneğinin temelleri de buradan zaten. Tibetli rahip kendince bir şeyler bulduysa daha bilimlerden önce, bizim de şaman’ımız var evelallah o da bir şekilde doğayla falan yakınlaşıp bunu bulmuş. O bakıştan korunalım diye çıkarmış. Korur mu korumaz mı garantisi yok, ama etkilendiğimiz net artık. Her şey de böyle çılgıncasına birbirine bağlı işte.
Bir de düşüncenin temel maddesini falan bulmaya kasıyor adamlar, neyden oluşuyodur diye. Hatta daha da ileri gidip her şey ve herkes titreşimdir diyen var. O %1 kütleyi de saymıyor bazısı, öz denen şey madde değil titreşimdir diyen, kuantumu da skip atan başka bir teori var mesela. Bilim aldı yürüdü yemin ederim, ben hala lisede palangalar da kalmışım resmen.

Ya nasıl bişey bu düşünsene; %99u boş! E ben kolumu falan tutuyorum gayet katıyım yani, hiç öyle boş falan değilim. ‘Boşsun’ diyor adam. Hatta ‘nerdeyse yoksun’ diyor. Ve mesela atomlar birbirine asla değemezmiş aradaki kuvvetten dolayı. Yani adam ‘hiçbir şeye dokunmadın hayatın boyunca’ diyor, bardağa kaleme hiç değmedin. Hepsini bilimle çatır çatır kanıtlaya kanıtlaya diyor bide kaçamazsın da bundan.  Ben de şuan klavyenin tuşlarına değmiyorum mesela. Dokunma anındaki hislerin hepsinin beynimizde düşünce olarak oluştuğunu söylüyorlar. Biri yumruk attığında duyduğun acı mesela aslında yok. Hani böyle bazen öyle sinirlenirsin ki gözün görmez hiçbir şeyi, anana babana laf ederler falan dayak yersin hissetmesin, ağızlarına sıçarsın da kavga bitince bir anda gelir acısı, algılayınca gelir. Veya böyle çok kritik bir anda kurşun yiyip acısını duymadan devam eden askerler vardır, aynı mantık. Ha hatta Osmanlı’da bir adam vardı. Normalde kaldıramayacağı bir gülleyi kaldırıp topa sürmüş de, düşman gemiyi vurmuş indirmiş savaşta. Nasıl yaptın demişler ‘bilmiyorum ki bir anda oldu’ demiş, sonradan yapamamış. İşte kuantum field*’da dolaştı o adam, bir an fizik kuralları işlemedi o adama.
İşte onlar zaten hiç yok diyor kuantum. Sen kafanda ona şartlandığın için var diyor, bütün zorluklar. Valla babam ‘her şey kafada biter kızım’ derdi de bu kadar beklemiyorduk be bilim.

Hala her kısmını kafam almasa da bilimin sonunda eğlenceli bir şeyler çıkarmaya başladığına çok mutluyum. Baksana adam başka paraleller falan diyor. Gayet süper bunlar. İyi ki yetiştik şu günlere. Hiç ölmek istemiyorum inanır mısın? Hayır, ‘hepimiz ölsek tamam da, bi ben ölünce çok sinir’ demişti bir arkadaş valla doğru. Ben ölünce bilim daha süper şeyler bulacak, onlara hiç bakamıycam o çok gıcık. Ama ölmiycem bak ben, kesin, görürsünüz. Her gün aynada atomlarıma gaz veriyorum canlarım benim diyorum. Zaten araştırdım baktım, antik şamanik garip yöntemler biriktiriyorum falan. Şöyle 1000 yıl daha yaşarım kesin. Gerekirse Tibet’e kadar gider, öğrenirim.
Gelelim masa teorisine;
Ben bunları öğrendim, ve  düşünerek, bilinçli bir şekilde masaya dönüşebileceğimizi buldum. Madem atom benim bakışımdan etkileniyor. Düşündüğüm şeyin titreşimini değiştirebiliyorum. O zaman düşünerek masaya dönüşürüm dedim. E nasılsa her yerim atom yani özü aynı şey, biliyoruz. O atomların bir kısmı beyin, bir kısmı akciğer olarak çalışmasın, direk hepsini düşüneyim böyle kitleneyim, masa atomuna çevireyim hepsini. Madem esas olan şey madde değilmiş, içindeki boşluktaki şeymiş. Titrettireyim boşluğumu dönüşeyim masaya. İletişimimizi kuvvetlendiricez atomlarımızla sadece, dilinden anlar hale gelince de hop, masa! Neden masa, neden bir armut değil derseniz. Bilmiyorum bi insanın dönüşebileceği en imkânsız şey masaymış gibi geldi ondan. Bir de kuantum desenli masa örtüsü alırım kendime, mis. Olur bence niye olmasın ki. Her türlü fizik kuralına uygun bu şu an. Kanıtlanmış edilmiş, bilim arkamda aslanlar gibi.

Bak gülüyorsunuz da olacak bunlar hep,  shapeshift* partileri yapıcaz. Ben 1000 yıl falan yaşayacağım için katılıcam hepsine. Kimisi peçete olup gelecek, kimisi mandalina, ben kalemtıraş olucam mesela.  Çok eğlenicez valla bak. Dediydi dersiniz.

Bu konuda gördüğüm en harika belgeselin linkini de veriyorum. ‘Ne biliyoruz ki?’ diye çevrilmiş. Aslı ‘what the bleep do we know?’ http://www.youtube.com/watch?v=OtCQHuEh6GI
O ‘atom biz bakınca başka davranıyormuş’u kanıtladıkları çift yarık deneyi de burada:    http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w
Kuantum’un ne kadar efsane bir şey olduğunu anlatıyor hepsi, fazlasıyla sade ve net. Televizyonda ne izliyorsun deyince ‘hep belgesel.. ’ demeyi biliyorsunuz, al izle işte mis gibi.

Bilinmeyen kelimeler*;
Shapeshift:  Vücuden şekil değiştirme (Harry potter’dan hatırla )
Kuantum field: Kuantum çılgınlıklarının olabildiği boyutumsu alan.





27 Aralık 2011 Salı

Gavur musun yılbaşı?


Bu aralar Türk milletinde bir embesillik var yine. Yılbaşı kutlansın mı, kutlanmasın mı? Kafayı yediler. Blogların birinde demiş ki; ‘Hıristiyan, İsa’nın doğuşunu kutluyor, biz de özentiyiz, kutluyoruz, ne kadar salağız. Canımız eğlence çekiyor diye gâvurun bayramını mı kutlayacağız?’

‘Yahuuu’ diye şöyle güzel bir iç çektim önce. Anlattım. Pek anlaşıldığımı sanmıyorum.  Zira ben çok net ve bilimseldim, onlarda ise şalter kapalıydı.

Bi kere arkadaşım, yılbaşı başka şey noel başka. Bunu bi ayıralım. Hıristiyan olmadığımız için değil, yılbaşı kutlamaya bahane aradığımız için de değil, gerçekten İKİ AYRI kavram oldukları için.
Yılbaşı, İsa’nın doğuşu değildir. Noel’dir o. 24 Aralık tarihinde başlar, İsa’nın doğum günü de zaten ‘1ocak’ değil. Her boku yanlış öğrenmişiniz, bi de oraya buraya yazarsınız utanmadan. ‘o İsö’nün doğumgönü amağ!!’ Değil işte cahil adam, değil. Hayır, bundaki özgüven aynştayn da yoktu yeminle. 24 Aralıkta doğmuş bu İsa emmi. Bunlar da takibindeki bir haftayı kutluyor işte. Doğuşunu anlatan skeçler falan yaparlar, ayin mayin okurlar. Dinlerince takılırlar. O haftanın sonunda yeni yılın ilk günü yaşanacak diye, cin fikir Hıristiyan milleti o günü de haftanın kıçına eklerler ve bu İKİ AYRI olayı beraber kutlarlar.

Nitekim yılbaşı kutlamalarının babası, İsa falan dinlemez. Hatta ‘sen yokken biz vardık’ edasıyla salınır İsa’ya da sümüğünü atmaz. Çünkü yeni yılın gelişi, kışın gelişi, astronomik değişimler binlerce yıl öncesinden beri zaten davul zurna ile kutlanır.
Eskiler ona ‘kış bayramı’ derler. Adamlar binlerce yıl önce; her krallık kendi anlayışınca, bu dönemi kutlamış. Eğlenceler düzenleyip ateş etrafında dönüp, içip eğlenmişler.  Herkes kendi ritüeline göre keyiflenmiş o dönemde. Ay takvimi (353)- Güneş takvimi (365) arasındaki 12 günlük aralığı kapatarak, iki takvimi aynı hizaya getirmekmiş amaç. Avrupa’nın nice kavimleri bunu, hiç öyle din min demeden yapmışlar. Zaten o aralarda tek tanrılı din bile yok. Mevsim değişimini uğurluyo adamlar, sizin gibi her işlerine fitne sokuşturmuyorlar. Masumiyet var.
Gel mesela Türklere bakalım. Türkler bu çam ağacı geleneğini getiren millet zaten. Şimdi gevşek gevşek 'yok yea' falan diycek bazısı, onların kafasına kafasına tarihin tozlu sayfalarıyla vurmak geliyo içimden. bilmezsin, dayanaksız atarsın, kanıtla gelene saygı duymazsın, uyuzum sizin gibisine ben. 
Neyse, ben öğrenme sevdalıları için devam ediyorum. Türklerden geçmiş çam ağacı süslemek. Adamların inancının ahanda göbeğinde hayat ağacı diye bişey var, tepesinde tanrılar, günü ve geceyi düzenliyorlar. Ve tam 22 Aralık günü, günler tekrar uzamaya başlıyor. Mitolojik olarak gün geceyi yeniyor. Adamlar da bu doğa olayını kutlamaya karar vermiş, kutlamış mesela. Bir akçam varmış o bölgede yetişen, Orta Asya'da sadece, başka yerde yetişmiyor. Onu evlerine, meydan yerine getirir, altına tanrıya teşekkür için o yılın mahsullerini hediye olarak koyarlarmış. Bildiğin domates biber işte. Dallarına da bir dahaki yıldan beklediklerini dileyerek kurdele, mendil falan bağlarlarmış. Danslar, eğlenceler gırla. Kilimler, halılar bu kutlamanın motifleriyle dolu.

E şimdi böyle bir bilgi var elinde, daha sen neyi tartışıyorsun ki! Yılbaşında yapıyolar diye kızdığın ağaç da senin, dalındaki süsler de senin dilek mendillerin,  noel babaya yazılan mektuplar senin yeni yılda gök tanrından dilediklerin, altındaki hediyeler de senin domatesin patatesin, tanrıya hediyelerin. Yani adamların yaptığı ne varsa senden görmüşler zaten. Almışlar senin âdetini, yanına İsa doğdu diye eklemişler; sen günlerin uzamaya ilk başlamasını kutlarken, o gelmiş 'İsa da bizim güneşimiz sayılır, biz onun yükselişini kutlıycaz. Sizin ritüeliniz de artık bizim olcak' demiş. Baskın toplum oldukları için yayılmış. Sen de bunu yemişsin. Bu kadar. Şimdi mal gibi yılbaşı geleneği diye bişey olmaz, çam ağacı gavur adeti falan dersin.

Bihabersin işte kabul et, ‘ama İsa’nın doğum gönü dediler’ Hayır efendim. O başka, bu başka. Siz bizden gördünüz hepsini diyeceksin. Sana ne İsa’dan! Sen kendi geleneğini bil önce, uygula, uygulama ama bil. 'Iyy çam ağacının altına hediye, ne kadar banal’ O zaman senin ataların banal şekerim. Gidip Büyük Ada’da dallara mendil bağlamayı biliyosun, hıdrellez de ateşten atlamayı biliyosun, telli babaya gidip tellere okuyup koca istemeyi biliyosun, bin tane yatırdan haberin var, bundan haberin yok. Olacak arkadaşım.

Kutlarsın, kutlamazsın, Müslümansın, Hıristiyansın fark etmez. İnsansın ve senin takviminde de 31 Aralık gecesi bir yıl bitip yenisi geliyor. Yeni umutlar, güzel dilekler, mevsim değişiyor hadi bakalım diyeceksin. Biraz şu doğayla ilginiz olsun ya. Bir sevginiz olsun. Onu sallamaz, bunu umursamaz, öbürünü duymuş biyerden ‘aman aman gavur icadı’ Amma dönek milletmişsiniz he. Ulan yıllarca atalarınız o çam ağacına ne anlamlar yükledi kim bilir. Başında ağladı sevindi lan hayvan herifler. Tamam, sen o kadar manalı bulmayabilirsin ama en azından bi saygın olsun; yeni yıl şerefine bi kadeh kaldırıver, olmadı bi güzel yemek ye, olmadı bi banyo yap. Ak pak ol. Bi düzgün gir yeni yıla arkadaşım.

Noel Hıristiyanlığın, oruç Müslümanların, unsuz dönemi Musevilerin, çiçek bayramı Budistin olabilir. Ama yılbaşı hepimizindir.  Adamlar binlerce yıl kutlamış lan az mı? Bi de mesela düşman kavimde, aynı kutlama yapılıyomuş diye bi anda ‘siktret ya başka şeyaparız’ dememişler. Bağlılık var adamda, dürüstlük mertlik var, döneklik yok. Çok merak ediyorum acaba gâvur milleti ‘Noel’de hurma yemeğe bayılırız’ deseydi, hurmamızı bir anda bırakacakmıydık? Cevaptan hiç emin olamıyorum ve işte bu tartışmayı dinlemeyi çok isterdim ben.
He bir de ‘bu kapitalist düzenin parçası, hep bize para harcatmak için’ diyen var. Noel babalar, taş gibi Noel kızlar, hediyeler, gezmek tozmak. Bir miktar doğru tabi. Ama harcama sen de, evinde sevin yani düşman olma yılbaşına. Tercih etmiyor görünüyor, kendince tribi var ama içi kıpır kıpır biliyorum, 3..2..1.. derken havaya zıplayıp ‘mutluluk ulaağn’ dememek için zor tutuyor, sıkıyor kendini. Sıkma kardeş! Yapma bunu. Geleneğin bu senin, sevin yeni yıla, tut bi dilek nolucak, olur belki fena mı?

Zaten hala belli değil napıcağım yılbaşında, yine açıkta kaldım.  Dışarı çıksan çekilmez yılbaşı kalabalığı, birilerine yamanıcam son anda. E size de o kadar konuştum; Noel’i yılbaşının ingilizcesi sanmayın artık, nolur bak.

Sizlere yılbaşı hediyem şu video;
 ‘Videoda yılbaşı geleneğinin Türklerde nasıl yapıldığını anlatmış. Mis gibi net bilgidir. Dr. Muazzez İlmiye Çığ bizzat anlatmıştır. 1914 doğumlu yani 97 yaşındadır. Doğumu Bursa/Osmanlı Devleti olarak geçer. Bu kadın; Dünya' da Sümerologlar arasında sözü geçen nadir kişilerdendir ve Türkiye’nin ilk sümeroloğudur.  Türkiye’de tarih konusunda bulabileceğimiz en güvenilir kaynak bu kadının kendisidir. Buyurunuz.

Herkese süpersonik bir yeni yıl dilerim;




22 Mayıs 2011 Pazar

Öncelikle sokayım markalara

Ama yine de,
O çekicilik, o kenardan parlayarak bakan güzel düğmeler, o fermuarın ‘ben markayım’ diyerek kibarca cırt etmesi.
Şimdi sakin ol.
ve yavaşça 300 lirayı uzat.