uzay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2014 Salı

Yer çeker.


‘Abi çekimdeyiz. Ne çekimi? Yer çekimi. Kehkeh.’ A. Cuarón

Gravity’yi izlemeyenler için yazının kendisi kocaman bir spoylır çünkü beni filme gerdeğe girer gibi soktular, sonra meğer sik gibi filmmiş. Ben kendi kendime yükselirken bir de kült diyenler duydum ki titredim yeminle. Hal’ın devreleri yanacak, demeyin kurban oliym.

Alınmaca gücenmece yok Gravity. Karakterler tanıdık, senaryon düzdü. Klişeler gözümüze girdi, sonun da ‘meh’. Ha şu var, görüntü yönetmenine düşen envai türlü iş konusunda, evet, ışık yılı uzaktan bakınca küçücüğüz, yıldızlar pek bi huzurlu, ve dünya dışardan anasının amı gibi güzel. İyi de gülümler, evren tabi ki efsane bişey. Uzaya kamerayla çıkıp kötü görselle dönmek ayrı bir Oscar konusu olurdu herhal. Onu geç, biricik uydumuz Ay yok filmde. Nesnellik, mahremiyet hep onda, nası ekmek var, pihuu. Varsa yoksa güneş. Ne güzel doğuyormuş da, kenardan öyle nasıl da müthişmiş. Heralde müthiş yarraam. Sinsi sinsi ona yürümüş, sanki icat buldu pezevenk.

Film, 3 kişi + nasa. Biri işkolik, dünya gamıyla dolmuş, kendini uzaya atmış. Sandıra bulok. Kendisini speed’den sevmezdik ama nerden baksan gideri var. Diğeri corç kuluniy, namı diğer; kafa öne eğ, gözler yukarı, kaşlar ben aflek, bakış ‘çok seksiyim çünkü saçlarım beyaz’ belki dudak biraz bükülürse o da yaşımın verdiği mağrurluktan gelen ‘bunca yıldır seksiyim siz kimi sikiyonuz?’ tabi uzay olunca kaskın arkasında kaldı hep. Sırf o yüzden hayalli sahneyi koydurtup kaskı çıkartmış olabilir. He, elimizde bir ‘oh bıradır wher art tho! gerçeği var, tamam, sirenlerin yan memesini de tartışalım bi ara.

Neyse Gravity. Sana laflar hazırladım.
Öncelikle film boyunca ‘yakala şu hanasını sattığım şeyini’ dedirten, o tutamayan halleriniz. Soruyorum; kıyafetten içeri müzik verecek teknolojiyi yapmışınız da, o gemilerin üstünde neden daha fazla tutamaç yok? Çıkmışım uzaya, koptum mu dönüşüm yok, her taraf kara delik, siz benle taşşak mı geçiyonuz? bana yapmışın 3 tane tutungaç. O geminin her yanı dolup taşacak arkadaşım, bu ne lakaytlık lan. İzlerken yüreklerim kurudu. Katarsislere girdim girdim çıktım yeminle.
Zaten bi garip eldiven yapmışınız, fırın eldiveni mübarek. Yap şunu doktor eldiveni, güzel sarsın elimi, bi kontrolüm olsun. Ne tornavida duruyo, ne bişey. Ordan bana rihanna çalmayı biliyosun. burda canımla cebelleşim, nere baksam panik atak. Babamın hayrına geldim sanki, hayret bişey.

İkincisi o turbolu, uzayda gitme fişekli zımbırtısı. Ondan niye herkeste yok? Başınıza ne geldiyse ondan gelmedi mi? Vereydin herkese. Sanki bilmiyorsun göktaşını, meteoru. Ne var eğitimini almıyoz mu her sikin, öğreniriz, taş geldi mi vıj vıj space invader oynar gibi, oh. 
Olanın da yakıtı bitti zaten. Hayır bitsin bişey demiyorum da, yakıt doldurmaya izin istemek nedir? ‘Nasa ilerde yakıt istasyonu var. yakıt alayım mı? Nasa cevap ver?’ Ulan neyini soruyosun daha. Alsana yakıtını. Ne diycek, alma mı diycek. Sikerler öyle bilimi. Nasa yakıt aliy mi? Yok. İyi öldüm ben o zaman şurda. Saldım kendimi uzaya. Sinir oldum valla.
Bir de o karıyın oksijeni ne bitti lan hemen? Daha bi saat işim var diyodu. Demek o zaman da %30 oksijeni falan varmış, dibi dibine yetişecekti işte. Uzay da olsa bi disiplin olacak aga. Şu mereti tam doldurup çık uzayına arkadaşım. ayfon şarjı mı lan bu? Ayrıca bitik oksijeninle sen daha neyin muhabbetini ediyosun ki, ona hiç basmadı kafam. Öbürü de teğmen olucak hem karıyı kesti, hem paso lak luk. Ayrıca bu meretin bi zor zaman ekstrası yok mu? Bayılıyodunuz hani b planına geçmelere, yer mi yok arkadaşım, hayır yerçekimsiz ortamda yük değil bişey değil, bi mini tüp daha ekleyin şuna, zor zamanda çek ordan iki nefes, on kaplan gücü, yalan mı? Yada oksijen tankları olsun,  varalım yanına dolduralım. Ya da bak orda biri öldü mesela oksijeni full dolu, bi şekil yapıp, klips mlipsli bişeylen benim alabilmem lazım onu arkadaş.

Zaten uzayda elzem iki konu var. 1) oksijen 2) herşey uçuyo. E ikisine de bişey düşünmemişiniz ulan. Bi ip koymuşunuz aramıza, koptu gitti mınakoyim. O ipin herşeyden sağlam olması lazım arkadaş. O ipin içini kablo mablo döşiyceksin, ne biliyim eldivenimle ip arasına bi magnet sistemi yapın bari. Bi yardımcı bulunun lan. Kaçtım mı uzaya, dönüp duruyorum işte. Karadeliğe denk gelsem bi ihtimal farklı boyuttan çıkma durumu var, meçhul. Bi desteğin yok, bi tesis kurmamışın. Sen beni niye çağardın arkadaşım?
Olum yazık yazık, kadın kendi imkanlarıyla yangın tüpüyle falan uğraştı da fıs fıs kendini zor attı alete. Bilim bu mu lan? Buysa gidilmesin arkadaş. Safi adam israfı. Hele ki o düştükleri (uzay!?) ‘aşağı çekme’ dediği kısımda büyük erör verdim. Corç bize bişey anlatmaya çalışıyor da ‘beni sen mi iteledin?’ kadar karşılık buldu bende valla.

Ayrıca her şey mi son anda, son saniyede. Sonra holivud deyince tırı vırı oluyo.  Karı tam alete tutunucak tüp bitikmiş, patlamadan son saniyede kapattım kapıyı,  ucuna, kenarına, kıçı kıçına... o kapılar hele niye dışa açılıyor? her seferinde mi uzaya savrulursun ya, ergonomi sıfır. Veya kızın aracı kullanması lazım ama testlerde hiç başaramazdı, hep çarpardı bilmem ne. Ya bi bırak. Bin yıllık formülle aksiyon üretme artık. Ayrıca nası çarpıyo olum? karıyı manyak vermediniz mi baştan? ‘hastasın gel’ dediler ‘yok iş yapıcam’ demedi mi? En güzel onun sürmesi lazım. 6 aylık eğitimle, bi de tembel karıyı makine başına mı koydunuz? Yahu, o ölen adamın yanından aile fotoğrafını çıkmayaydın bari. Her bok uzaya uçsun, herifin dramı bi şekilde göründü kenardan, bu mudur?
Ayrıca ben o tipin yavşaklıklarını sevdiydim, zıplıyo dönüyodu, eğleniyo full. Onu da ilk öldürdünüz zaten, hayattan zevk alan, keyif pezevengine oh olsun mu yapıyosun, napıyosun? ‘Memesi görünen ilk ölür’den ne farkı kaldı? He, kafamıza taş yağarken tornavida çevireni hep eller üstünde yüceltelim, çok güzel. Karı yere indi de bi toprağı öpmedi, nası yalan lan o? Işık yılı yol geldi ağzına yüzüne sürmesi lazım, biraz dürüstlük rica edicem. ‘artık dünyayı sikerim!’ gazı geldi hemen, yeniden doğmuşmuş, bi sinirin boşalsın bi ağla lan o zaman izansız. Zaten corç kuluni geldi sanırken hayalmiş, çünkü güç hep içimizde, kendine inan falan. Nası orcinal nası orcinal.

Bak şimdi aklıma geldi, o hani corçla sandra arasında tek bi ip kaldı da, corç kendini saldı uzaya hani. O kadın onu çok net çekerdi bence. Ya tamam kadın hayatta bişeyleri geride bırakamıyor, corc’u let go edecek de şöyle bi hızlı, bi ivmeli çekeydi gelirdi bence.
Filmde iki şeyi sevdim ben.
     1)   Sandra bulloğa uygun bir rol olarak; ulumak. Ama sandığınız kadar derin bişey değil o anacım. Yok.
     2)   Olayın içini gösterirken -hani sandra’nın kurtulma aletinde yakıtın bittiğini farkedip behlüle dönüşmesi anında hani- kamerayı dışarı alıp da, sessizliğin içinden bakınca nasıl da kimsenin haberi yok ve umurunda değilsin hissi. Seyirciye ‘lan bak ben burda oturuyorum orda neler oluyor’ kafası yaşatma. Bu güzeldi işte. Hem space odissey’e bir selam gibi olmuş. Mis.

Neyse, izleyin tabi. Let go edemeyen kızın, herşeyin doğası itibariyle elden gittiği uzay ortamında yaşama tutunması hikayesi, bi de yıldızlar falan. Seversiniz elbet. Onlar tutamadıkça krizlere girer, yalnız şuan farkettim yazı boyunca hiç tutunamayanlar esprisi yapmamışım. Kendimi büyük tebrik ediyor, şukumu vermek üzere bu güzel haiku’yu sayfaya davet ediyorum.

Uzaya çıktım,  ipim kopuk.
Nasa’ya selam, oksijen bitik.



15 Nisan 2013 Pazartesi

Bana milyorlar lazım


Var ya azıcık içimde şeytanlık, azıcık Darth Vader’lık, Daffy Duck’lık olsa bilim adamlarına oksijen makinesi yaptırırdım. Onu icat eder, işleme sokar sonra da ‘Bak ağaçları kesiyoruz ama buna yatırım yapıyoruz. Ağacınki sana yaramaz, bizimki mega oksijen’ diye reklamını bağrırdım. Of allahım çok param olurdu o zaman. Tam bir göt olsaydım keşke.  Bak illüminat yine yoksun! Güçlerimizi birleştirsek neler olacak yoksun. Şş buraya bak, papayı meslekten soğutmuşunuz, ne ayak? Gene neyi paylaşamadınız lan. Burda ne yazıyorsa o hıristi, sen sıkma canını.

Yalnız, geçen rüyamda bi zengin olmuşum var ya, bak dinle;

Aşmış param var. Güneşli bir yaz günü, şatoma yerleşiyorum.
Kapıda nakliyecilere çay götürmüşüm,  ‘abla sağ olasın, para var ama insanlık bitmemiş’ diyorlar. ‘Olur mu ustam rahat rahat yapın işinizi, isterseniz bitince arka tarafta rolır kostır var, bi tur binin serinleyin’ diyorum ‘yok abla beni tutar’ diyor usta başı, diğerleri de yanaşmıyor. Birinin gözünde görüyorum ama, canı çekmiş.  Sokrates heykelini taşırlarken yanaşıp ‘Sen gel istersen, bindiriyim rolır’a, lan nolacak bi tur bin, açılışı yap’ diyorum. Hevesleniyor hemen allahsız, kıpır kıpır oluyor ama ‘usta kızar’ diyor. ‘sikerim ustanı, gel lan işte’ diyorum, sinirleniyorum.
Bahçe gezegenli bahçe, satürn gezme arabası.
Sürüyorum rolır'a .
Bindiriyorum alete, takıyorum kemerini. Bunda bir heyecan, kıpraş kıpraş.
Bi başlatıyorum canavarı, allah. Bu bir iniyor, bir çıkıyor aletlen, bir görünüyor bir kayboluyor, böyle uzaya gönderilmiş şempanze gibi başı götü dağıtırken arkadan bi ses, ‘SAMEĞT, lan Samet!’, ustabaşı gelmiş. ‘Napıyon lan davar! İn aşağ’ diyor, fırlatıyor terliği ‘Abi yok diyorum ben bindirdim, canı çekmiş çocuğun al terliği allasen, böyle zarar veremezsin alete’diyorum.‘Ayrıca gelin siz de binin ne var, yalvarttınız mınakoin’ diyorum. Utanıyorlar.
Bakışlarımla bindiriyorum hepsini. O biçim kafa yaşatıyorum bunlara. İnince hepsi teşekkür ediyor. ‘vehe nebçim aletmiş abla, sen buna her gün nası bincen, bu neymiş, sen buna bilet kes’ diyorlar.
İş bitince kapıdan uğurluyorum ekibi, ‘bak tamsınız dimi? Eksikleri kontrol edin, içerde gizli bölme var, ortalık tuzak dolu, bilmeyene zindan olur bu ev…’ derken uyandım. Eksik var mıydı bilmiyoruz, varsa da Samet’tir diye düşündüm, hoşuma gitti. Meraklı insan severim.

Tabi esas planım bambaşka, şatodan önce başlayacak bu master plan.
Kendime bir bilim ekibi kurmayı düşünüyorum.
5 tane meraklı bilimci.
Biri mühendis, biri uzaydan anlayıp hayvan gibi de fizik kasıcak, diğeri kimya biyoloji bilecek, öbürü mistik olayların aşığı. Bir tane de organizasyon bilen araştırmacı ruh koyucam. O da bakmak görmek istediğim yerlere, acayipli şeylere falan gerekli telefonları açsın araştırmasını yapsın beni organize ederken bir yandan diğerlerinin aklına akıl, hevesine heves katsın.

Bu ekibe bir ev tutup, her gün tavuk pilavla besliycem koçlarımı.
Sonra da sorularla, teorilerle gelicem adamlara.
·         Dünyayı delme teorim mesela, eğer bir yerden kazmaya başlasak ve nesillerce kazsak kazsak, dünyanın ortasında bir delik açabiliyor muyuz? Magmanın etrafından dönsek mesela, olur bence. O delikte yerçekimi falan nasıl? Deliğe atlayınca noluyor?
·         Veya beynin %5 i kullanılıyorsa niye %100’ü evrilmiş, hani ihtiyaca göre eviriliyorduk?
·         Ya da 5 duyudan başka algılar da kanıtlansın. Belki karşımızdakinin korktuğunu anlayabilme algımız var veya yeni seviştiğini veya 5 gün önce balık yediğini? Ya da o algılarımız belki zamanı hissediyor gerçekten, ya da hayvanların düşüncelerini ya da hesaplayabiliyor dünyada kaç kişinin o anda uykuda olduğunu, ya da rüzgârın yüzüne saatte kaç hızla çarptığını falan mesela. Belki tüm bunlar beynimizde birikiyor ama kullanmayı bilmediğimiz %95’te duruyor.  O 95 ne kafalar yaşıyor haberimiz yok. Bu ne randımansızlık arkadaşım.
Yapabilenlerin listesini de istiyorum. Tibet, Hindistan, Antartika, gerekirse beraber yaşarım. İki cümle hayat dersi için 3 gün kuyuda beklemeye razıyım.
·         Bir takım icatlarım da var. Misal göbek sayma makinesi. Belimize takalım, açalım Mezdekeyi, saysın kaç göbek attık. Düğün salonlarına, kınalara satalım bunu. Yarışmalar yapalım, ‘ya el yelil’ şarkısıyla en fazla göbek atana bir çeyrek falan verilsin. Hiç olmadı Süheyl Uygur alır, bak söylüyorum.
·         Ya da ekmek elleme makinesi olabilir. Böyle ekmeği sıkıcak el gibi, söyliycek ‘bayatlamış, taze çıkmış, 3 günlük ama yenir’ falan. Bakkal market alsın bunu. Hijyenik ekmeğin dibi! Aynısının karpuz versiyonu da olur, kütürtüye sensörlü.
·         Bir de bence, şu kurban olduğum evrende her şeyle her şey sinsi bir ilişki içinde. Misal bir kâğıt 8’den fazla katlanamıyor, bunun kara deliklerle ilişkisini altın oran üzerinden açıklayın bana. Bak söylüyorum, o ilişkilere kasarken kainata dair acayip ipuçları çıkacak, şu lafımı dinleseniz belki hayvan gibi gelişicez işte.
·         Ayrıca Atlantis, Mu kıtası ve Agarta uygarlığı hakkında da net bir araştırma başlatıyorum. Bana tane tane anlatın şunu. İnsanlığın altın çağı olum şaka mı? Bir koldan ben de Sümerce öğreneyim, Mayaca-Türkçe sözlük falan, bunlar gerekli hep.
·         Veya uzaylılar gelecekten gelen insanlar olabilir mi? Belki uzaylıya evrildik.
·         Ya da hastalıkların hepsi psikolojik mi gerçekten? Belki de Hipokrat yemini ‘bunu kimseye söylemiyceğime…’ diye mi yürüyor. Tıp mı yalan, noluyor?
·         Hepsini geç, belki ben bu dünyayı kendim kurdum, aslında ayı gibi % 100 kullanıyorum ama zihnimdeki doktorlara %5 dedirtmişim, hain planlarım var belki.
·         Hayır, belki dünya olarak bir gezegenin reality show mekânıyız, bizi yapmış oradan izliyorlar, onların da eğlencesi biziz belki. ‘Biri bizi gözetliyor’un organik versiyonu işte, ne farkı var?
·         Ya da en sevdiklerimden biri, ya dünyada belli bir zekâ varsa da onu paylaşıyorsak nolacak? Belki sen zekileştikçe birileri aptallaşıyor, ying yang’ın allahı zihinlerimizde belki.
·         Ve illüminati! Reptilyan’ın evladı! Senle işim bitemez benim. Peşindeyim illü. Tüm delilleri, tüm gizli şifreleri ve kanıtları toplayarak bir şekilde o maskeli toplantılarınıza katılmalıyım elbet. Planımın göbeğinde sen varsın.

Bu ve bunun gibi daha niceleri beynimi içerden dürtüyor.
O yüzden ya ben zengin olucam, ya da aranızda toplayın üç beş, şu projemi destekleyin. Bak bir şeyler çıkarsa istersek dünyayla da paylaşmayız, aramızda gelişiriz. Dayımıza yiğenimize yarasın, ne güzel işte.

Buradan evrene, kutsal ağaç köklerine, ay’a ve kara deliklere, kuantum kapılarına sesleniyorum. Budha’ya ve Ganesh tanrısına selam durup, meditasyon guruları ve Tibetli rahiplere yakarıyorum;
Bana paralar içinde yüzmek verin.
Böyle ama musluklardan aksın istiyorum, ihya et beni.
Öyle bir bereket yağdır üzerime ki her şeye bulaşsın.
Aldığım her cipsten taso bulayım, kemeri bi çekişte çıkarayım, bağcıklarım çözülmesin ve göz kalemi akmasın, cebimden beş lira çıksın ve de cipsin dibi bana kalsın. 

Hiç olmadı güzel para basmalı makinem olup hiç yakalanmasam da olur bence.
Niye ki?
İlle yakalanıcam mı?
Kesin mi?
Bi kıyak yapılır, niye ki?
Hani kardeştik kuanti.



20 Ekim 2012 Cumartesi

Keser & Sap & Hesap


Öhöğühm…
Sevgili insanlık, insanlığı bitirmek isteyen robot arkadaşlarım ve uzaylı kardeşlerim;

Bugün burada dünyanın geleceğini tartışmak üzere toplandık.
Savaşmaya başlamadan önce hepinizi beni dinlemeye ikna eden, çok sempatik olduğum için beni kırmayıp, davama inanarak bu oturumu mümkün kılan mayalı bro kardeşime envai çeşit teşekkür ediyorum.
Toplantımıza…‘keser döner, sap döner. Gün gelir, hesap döner sempozyumu’ adını koymayı uygun buldum. Zira metin yazarı arkadaşlarımız ‘dünyanın kaderi, geleceğin sırrı’ gibi tırt isimlerle geldiler, elmayla armutla kovaladım hepsini. 

Konuşmama başlarken sizden ricam şudur ki; bu lafımı iyi dinleyesiniz ve de iyi belleyesiniz.
"valaakaeala haalae hasanaağeaa" Yani diyor ki, 'oturuma güzel lafla başlayayım dedim ama bi sike benzemedi, o yüzden tarafımı seçerek olaya giriyorum'

Bu dünya kavgasında kendi cinsim en yalan, en pis, en hayın grup olduğundan direk kaybediyor. İnsandan yana olmam, olamam.
 
He, robot arkadaşlarımıza saygım var, dinamiklerine hayranlığım söz konusu. Hiç durmayan patlamış mısır makinesi mesela istikrarlı yapılarını temsil eder bence ama; şu çiçeğe, böceğe, kızgın lavlara ve serin sulara bakınca ‘yok’ diyorum, burda kabloya prize yer yok. uyumsuzluk bariz. Hem atmosfer sana zarar, oksijenin sana ne faydası var robot. Tamam, insanlık tarihinin daha epik versiyonunu yaşamanın peşindesin sen. Daha uzun ömür, kendini yenileyen sistemler falan, ama sona geldik artık, amerikayı tekrar keşfetme robot. Biz yaptık seni, genimiz bozuk bizim. Ne kadar mekanik olursan ol, gözü yüksekte olana yaramaz bu dünya. Kendi sonunu yazarsın robot. Gel beni dinle, bak ne güzel teknolojin var, dünyayı patlatacana , aç bak uzaya, biraz meteor kas, gezegen kovala. Havası suyu sana faydalı yere uç. Orda kendine yeni bir hayat kur. Şu kelebeğe, tavşana kıyma robot. Ayrıca en nihayetinde bura senin yaratıcılarının yeri, senseinin toprağı. Robot da olsan bir yerde ayıptır, saygısızlık etme. Şuraya sizi anmak için bir heykel koyarız altına da ‘robot sevgidir, robot dosttur’ yazar, birer mum yakar, mendil bağlarız. İstediğin zaman gel ziyaret et. Bura yabancı evi değil, evladımız gibisin robot. İndir şu testereli ellerini de gel bir sarılayım sana. Ağla robot. Açılana kadar ağla...

Ve hepiniz bu değerli ana, bu hisli momınta şahit olun burda.
Bak görüyorum uzaylı kardeşlerim de duygulandı, bi ibne insanlar bakıyor mal mal. Aralarında sırıtan var, dürtükleşip gülen var. Karaktersiz yirigöt. Şimdi ben bu kitleyi napayım uzaylı? Sen söyle; biliminle, uzay mekaniğinle sen açıkla bana. insani yollarda gelişmek istedik, hevesimiz vardı. ama kitle belli işte kolay değil. Sizi de anlıyorum, bir serzenişle buradasınız bugün,  ‘mına koydunuz dünyanın’ tadında bir rencide etme güdüsü bu aslında. Evet. Doğru. Koyduk gerçekten. ‘Bozucaksan oynama’ diyorsun, haklısın. Ama işte sebepler ortada. He evren bize bunu layık görmüş de olabilir, kuantum standartlarında karşılığı budur belki. Ama sevgili uzaylı, ‘sen beni olduğum gibi sevmezsen, ben kendimi sevmeyi nasıl öğreneyim he?’
Sev beni uzaylı.
Hem nedir seni bu kadar çeken bu dünya nimetinde?
Nedir yani? Kıymeti yoktur dünya malının bak. Kimseye kalmaz nankördür buralar, lanetlenmiş her bir köşesi, kanla savaşla yıkanmış, sen nabacan ki gelip buraya?
Bi anısı yok, geçmişi yok. Kalbini buran yarası yok.
Taşsa her yerde bulursun, daha iyisini bulursun meteor gözlüm.
Aramızdaki gelgitli, adabı kendinden muaşeret yapıyı bozmaya gerek yok.
He ama madem buraya kadar geldiniz, endişeniz çok normal; sonuçta bir gezegenin hüsranı, içler acısı durumu söz konusu, öyleyse bize yardım eli uzatın.
Şimdi hemen şu aralarda gülüp sırıtan, el kol hareketi yapan izansızları toplayalım. Cidden. Hemen alalım onları. Onaylamaz, memnuniyetsiz bakanları da bırakmayalım, moral bozanlar en fenası çünkü. Çok cingöz görünen politikacı kılıklıları da alalım, ne geldiyse bunlardan geldi zaten. Bir de ben ‘biliiim’ diye bağırayım şimdi, gözlerini belertenler, kaşlar çatık fısfıs konuşanlar olucak hemen onları da ekleyelim.

Uzaylı bey ağbicim, şurda ilerde boş arazi var, oraya götürelim hepsini. Sizin uzay mekiğinin ışınlı vakumlama aparatıyla çekelim bunları filenin içine. Siz dönüş yolunda minik minik gruplar halinde bunları uzaya salın, hep birden salmayın ama ufak ufak, bulamasınlar birbirlerini. Bunlar çünkü tek başına bi ske yaramazlar, ‘together effect’ ten güç alan mitoz bölünmeler bunlar. Boşver, sen modül modül sal bunları, sonsuza kadar düşsün ibneler. Bunları bir nevi genetiği bozuk evrimsel atık gibi düşünelim, valla bak. Disposal kafası. Sen bize bu ağabeyliği yaparsan, senin de gezegenine bereket yağsın, metalik vicuğdun zeval görmesin.  Bak hayır duası aldın, sırtın yere gelmez.  Artık aklın bizde kalmasın. Biz burdan sonrasını hallederiz. Parlak fikirlerimiz, bu dünyayı yeniden yaşanır yapacak idollerimiz, zamanın içinden akıl hocalarımız, kitaplarımız var.
Hep bir elden girişir, bir daha ki gelişinize pırıl pırıl ederiz. Gözümüzden kalpler çıkarken bulursun bizi, taş fırından çıkmış çaklıt çip cookie’mizden ikram ederiz sana. Kalanlar olarak gelenekleri görenekleri birleştirir, köprüler kurar, karma bir düzenle ying yangı tuttururuz.
Krizimizi fırsata dönüştürmemize yardımcı ol, gezegen dostu.
Seni saygıyla, çiçeklerle uğurlayalım, ‘uzaylıya hitabe’ yazıp, sözler verelim, çoluk çombalak bilsin hepsini.

Hatırlayalım seni uzaylı. Kazasız belasız git gel, öyle gizliden gizliye gözetlemek de olmasın artık, bu hukukumuzun adını koyalım. O boşluk araziyi anı olarak çevreleyelim, oraya inin lazım olursa. Kenara da bi çay ocağı koyalım, önüne de bir ağaç dikelim. Altında efil efil çay içeriz, tost yeriz.
Keyifle analım bu ziyaretleri, bize kozmozun diğer yerlerinden haberler getirin, çocukları toplayıp yaratıklı hikayeler anlatın, zamanı yavaşlatan şekerler yedirin bize.
Dünyamızı bilimli sihirle, boyutlar ötesi hikayelerle donatın.
Ağacın dibine de portal koyun, arada biz de gidip geliriz.
Hatta burada da portallar olsun, gidelim görelim dünyamızın her köşesini, doğaya verelim kendimizi, hayvanların dilinden anlayalım, sırları çözelim.
Yarebbi, bundan daha müthiş bir dünya hayal edemiyorum resmen.
Bize bu kıyağı yap, nolur yap, seni topraaağm diye severim uzaylı!

Ve sen mayalı dost, mayalı poaçayla çalmıştın kalbimi zamanında, ah.
Ah mayaların cesaretli tamtamcısı, sözü özü bir cengâveri.
Sen bu fırsatı verdin bana. Amacıma koştum sayende.
Dünya barışı sağlanıyor, gezegenimiz yeniden doğuyor, portallarla uzaylı dostlarla şenleniyor, robotlu uzak gezegenlerce korunuyor.

Bak, efendi gibi anlatınca dinliyolar işte. Birini taşlayıp, öbürünün takvimiyle, kutsalıyla dalga geçersen daha işin var. Hayır, hani bayram seyran bilen millettik, misafirperverdik hani, dosttuk. İyonosfere kadarmış.

Neyse ben vardım da, gene iyi kurtardınız. Mass destruction geliyordu belirteyim. Ve evet canım, plaketimi istiyorum. Odama bırakın. Önce bir oda yapın. İçine ağaç istiyorum, maymun, bi de sincap, kapıya da fil. Bir sürü de alkol. Bi de arkadaş olmak istediğim ünlülerin listesi var bilgisayarımda onları da getirin, içicez eğlenicez. Bugün de bayram olsun. Davullarla zurnalarla tüm gezegen coşalım. Ayrıca takvimler de baştan başlasın, mayalı kardeşimiz hallolur dedi, sıkıntı yok.
Bu akşam coşuyoruz, Sabanan girişiriz, gündüz gözüyle, mis gibi. 

Kadehimi… robot, uzaylı ve insan üçgenine kaldırıyorum.
Yürü be birlik dünyası!
Yaşasın yenilik kafası!
Helal sana robot dost,  uzaylı panpa ve mayalı poaça!



Not: üçgenler... meteor gözler... illüminati?



2 Temmuz 2012 Pazartesi

Prometheus'a bi öğrenci

Bu Prometheus'u izlediniz mi?
Bir grup eleman hayatın başlangıcını arıyorlar, bi gezegene gidiyorlar, orda uzaylıyı arıycaklar da soracaklar; İnsanı sen mi yaptın? Niye yaptın? Yapanı gördün mü? falan. Uzaylı da sanki ‘buyur otur, her şeyi anlatayım’ diyecekmiş gibi. Uzaylı ya sonuçta medeni olacak. Belki senden benden öküz, bilmiyoruz.

Gerçek şu ki, holivud sikko bir filme daha teyp, kamera harcamış; boşu boşuna kim bilir kaç kere 'ekşın' diye bağarmış. Bir kere senaryoyu kime yazdırdınız allasen. Sete giderken yolda ışıkçının aklına mı geldi? Millon dolar bütçeyi aldık diye başı götü dağıtmışsınız, senaryo yok ortada. Böyle bi mantıksız döngüler, tutarsız karakterler, güdümlenememiş amaç, biçimsiz son. Olmaz bunlar. Saldın kendini holivud, toparlan.

Öncelikle ekip niye 5 kişi. Hayatın anlamını bulmaya, allahına koşmaya gidiyosun; bir avuç adam, bir de robot. Al şunu 60, 70 kişi, nolacağı belli olmaz uzay bu. Ayrıca o elemanlarda tripler ne öyle hiç ilgisiz, biri gavur amelesi 'ben sadece para için burdayım' şekli. Hayır ne işin var o zaman burda. Hem grubun motivasyonunu düşürür o. Biraz grup oyuncuları alıcaksın arkadaşım, azıcık uzayla bilimle ilgilisini seçeceksin. 2 yıl kutunun içinde gidiyonuz, koca organizasyon yapmışsınız, robotun saç boyasını falan almışsınız yanınıza ama mekanik grup fos.

Öbür bir yer bilimci mi ne var, bi boka yaramadı zaten. Valla ben kendi başıma daha faydalı olurdum o gruba, cidden. Yer bilimcisin lan sen; bi taşa bakıcan, inceliycen, merakın olucak yani. Hırtın biri. Herkes para için gelmiş aga, yani alt metin olarak diyor ki ‘ben düşmüşüm hayat derdine, yemişim allahını da’ diyor. Ayrıca belki allah falan çıkmıycak, hadi çıktı diyelim, mısır tanrısı çıkacak belki. O incili kalbine basmalar ne öyle, haçlı kolyeyi okşamalar 'bulucaz onu richard, bulucaz' tripleri. İyi buldun amk, ne diyceksin? Hayır, sanki dilini anlayacakmış gibi, adam gelişmişse gelişmiş, sanane. Ayrıca bi destur demeden inmişsin gezegenime, ne ayaksın belli değil, ne soruna cevap veririm ne bişey. Kovaladığım gibi gemini de arkandan tekmeler atarım uzaya. Ayıptır lan. Geliyorsun mağaramda gezip, taşımı böceğimi götürüyorsun. Oturup bi de muhabbet mi edicektim senle. Hayret bişey. Uzaylıyı da Allah yarattı demiyo mu bide, vur ağzına bi tane. Olum nası bilim bu. Kopar zincirlerini öyle bak uzaya, gezegene. Hiç düşünülmemiş şeylere açık ol falan. Ama yok, düzsün işte. Senle ne sohbeti olabilir uzaylının bu kafayla.

Hele o mağaradaki sorumsuzluk nedir öyle. Mağaraya girdin tamam güzel, cebinden aletini çıkardın süpersin, havayı bi ölçtün, aa oksijen. Hemen ne çıkarıyosun olum kaskını kafadan. Hayır bu nası bilim arkadaşım. Bi de yanındakileri de gaza getiriyo 'çıkarın, çıkarın'. Mahalle baskıcısı puşt. Valla kimse de o kaskımı alamaz başımdan. Bunun mikro-organizması var, mikrobu var, genetiği bozuk böceği var. İlk insan nebçim tedbirli davrana davrana geldi bugünlere, adamdaki genişliğe bak. Ya bugün hayvana bile gel gel diyosun da gelmiyo, nası tedbirli hayvan. İçgüdüleriyle hayatta kalıyo, senin aletin edavatın var, hala hareketlere bak.

Zaten filmde genel bir lakayıtlık hakim her dakka. Bi kere mağarada ekibin bir kısmı mal gibi tırsıp geri dönücez deyip, dönemiyor klasik. Elin mağarasında tutsak kalıyor. Sen içerden kameralarınlan, sesinlen adama umut ışığı olacağına, ‘aman ha bişeyi ellemeyin sabaha kadar bekleyin, alcaz sizi’ diye ekibine destek vereceğine dalga geçip 'birbirinizi dürtmeyin ha gece gece' falan diye espriler patlatıyorsun. Sınırını bil biraz. Gerçi o korkanlar senden beter. Adamın karşısına uzay yılanı, cıva gibi garip yaratık çıkıyor. Yılanı dürtüklüyor lan. Hayır denizanası görüp sudan çıkan bir tipin var senin, besbelli busun işte. Çıkmış zaten yaratık diplerden, o terminatördeki cıva adam gibi, yokluktan oluşmuş gelmiş. Çomakla dürtemezsin. Bi de arkadaşına ‘bak hele bak, hehe mehe’ diye taşak geçemezsin.
Yani bu mallık senin de değil, senaristin işte. Komik karakter yaratmak bu kadar kolay mı lan?

Diğerleri desen garip taştan kafa getirmişler içerden, inceleyelim derken patlamış yeşil yeşil sıvılar her yerde. Yine genişlik, lakayıtlık. Elini yüzünü silip devam edemezsin kurcalamaya. ‘Arkadaşlar bu patladı yenisini bulucaz’ de, bir yeni planını yap. Ayrıca bi şaşır adam gibi, şokunu yaşa. Belki patlattın tanrıyı, al, noldu şimdi? Ağla dur başında, dağlara taşlara bağır elin gezegeninde.
Ayrıca 2 yıl kapsülde geldiniz oraya, eskiden ne güzel çıplak gidilirdi bu yolculuklara, ne öyle sarınmışınız tüllere, nerde doğallık, nerde samimiyet? Yok. Rtüğe kurban gitmiş hep. Bir de gözümden kaçmadı, sırf erkekleri ameliyat eden bir alet yapmışsınız gemiye. yani ormanda doğurabiliyor diye bi cinsiyete bu kadar yüklenilmez, bi yara bandı alaydınız bari. Şileye denize inmiyosun, ışık hızıyla yol geldik o kadar. ‘Gelecekte sadece erkekler önemli olacak’ önermenizi de aynı senaryo özürlü gruba bağlıyorum ayrıca, ‘gelecekten teknolojiler ekleyelim, bilim kurguda lazım’ deyip sıçıp batırmışsınız resmen.

Ayrıca kurgunu milyon dolara yaptırmışın, efektini kepçe kepçe koymuşun da, o ne biçim uzaylı gemisi lan simit gibi. Olum azcık aklınız çalışsın, xrayden içeri bakan uzaylı içi boşluklu alete biner mi, mekândan zarar eder mi lan? Hayır, başı kıçı belirsiz rota almaz o alet. Döne döne ziyan olur uzayda. Tamam kütahya porselen şeklinden kurtulmaya çalışmışsınız evet, çok güzel çıkış noktası ama olmaz. Simite binmez uzaylı. 2 kere 2 dört bu.

Bir de.
Cidden bütün holivuda sesleniyorum. Yani binlerce yıldır filmlerde bir şeyleri birilerinin üstüne düşürdünüz; dev ağaçlar yıkıldı, Eyfel kulesi devrildi, dinazor üzerinize koştu da, bi kaçamadınız lan şunlardan. E dümdüz koşuyonuz çünkü. Yani holivud, sen kuantumla falan uğraşan bir milletin ürünüsün, bir sanatısın. Bak kurban oliyim. Üzerine devasa simit gibi gemi düşüyorsa havadan, dümdüz koşmazsın, bi çapraza gidersin ki ölmeyesin. O ortamda bir robotun kafası çalışıyordu galiba, o da hinlik peşinde. Zaten içirdi mikroplu uzay sıvısını rezil etti koca projeyi. Uzaylıyı buldunuz, dünyayı yok edecekmiş çıktı.
Uzaylının da çok skindeydi afedersin. Ya bu uzaylı niye kendi işine bakmıyor hiç diye düşünürdüm hep, o gezegeni görünce aydım. Adamların meşgalesi yok. O kurak, çorak ortamda naapsın adam; habire dünyayı patlatayım, planlar bir şeyler. Hâlbuki ekiceksin oraya iki sıra domates, bi sıra salatalık, oh. Bağ bahçe ne güzel, uğraş dur. Kafana da koydun mu hasır şapkayı, senden kralı yok be uzaylı.

Ama sana bunları anlatacakları, torba torba gübreyle gelecekleri yerde hala;
‘Niye yaptın? Niye yarattın bizi? Neden? Anlat!’
‘Eeeh yaptıysam yaptım arkadaş, elimizde sıvı vardı indik dünyaya, döktük dereye ordan can çıktı işte. Hücreler falan şeyoldu, ne bilelim yani. Bi deneyelim dedik, insan çıktı. Ne bela oldunuz arkadaş. Yürü işine bak ya. Başka gezegenleri çöz, altın oranı anla, güneş sönünce napıcaksın onu düşün yani. Ne geldin bana musallat oldun. Bu işte. Tamam. Şimdi git namaz mı kılıyosun, mum mu yakıyosun kilisende napıyosan, yürü kendi gezegeninde yap. Bak robot ne güzel duruyo sessiz sessiz yanınızda, hiç bişey diyo mu? Onu da sen yarattın, gelip darlıyo mu seni, ‘beni niye yarattın?’ diye sabah akşam uyluyo mu? Robot çok mu lazımdı? Yook. Yapabiliyodunuz yaptınız işte. Bizim elimizden de bu geldi, yaptık.
Hadi herkes gezegenine arkadaş. Şov bitti. Uzaylıyı da buldunuz, gördünüz, bu işte. Hepinizden de yakışıklı, karizmalı, boylu boslu.
İyi taam hadi patlatmıyorum da gezegeninizi korkmayın. bişey yok. Taam hepinizi de cennete aldım taam. Yaşa sonsuza kadar. Gidin anlatın şimdi, konfetiler falan. Ben bakıyorum burdan, bin gemine uç. 2 yılda geldin zaten. Olum ömrünüze yazık değil mi lan? İnemediniz zaten kocaman ovaya, bi saat dolandınız havada gördük. Gelişince gelirsiniz hadi. Olaysız dağılın şimdi. Kafa açtınız akşam akşam.’


10 Nisan 2012 Salı

Aç gözünü bilim! Ay dünyaya düşebilir!



‘Düşmez, raadolun’ diyor bilim âlemi. Kozmik enerjiler, çekim yasaları, etki tepkilerle kanıtlıymış bu durum. Ama tam ikna olmadım ben. E çünkü insan mahlûku dünyanın sistemleriyle oynayıp oynayıp, o mükemmelimsi işleyişe çomak sokabiliyor sürekli. Kendini bilmez takılıyoruz biz çünkü. Öyle seviyoruz. İcatlarımız mucitlerimiz sağ olsunlar, oturduğumuz yerden ozon tabakasını deldik. Yapmadık mı? Yaptık.
İnançlar konusunda bile böyle şuursuzduk hatta; bir gök tanrı dedik, bir güneş tanrı dedik. Ekmek, su, yün çorap tanrısı, bir yere varamadık. Bir ara hepsini bağrımıza basar gibi olduk, hepsi kendi işiyle ilgileniyordu, uzmanlaşma vardı, bir işimiz oldu mu ilgilisine başvuruyorduk falan. Tam bu sistem biraz daha hümanist, doğadan bir tavır takınmışken; Bir anda biri çıktı bu sefer; ‘ben tek tanrıyım, bi ben varım, diğerlerini boşver kanka gel sana bana bak’ dedi. Ve direk sattık o kadar tanrıyı. Hepsini birden hem de, hiç düşünmeden baya satışı koyduk güneş tanrısına, afrodite falan.

Düşününce mitoloji çok ilginç bir alan, kafamıza göre var yok diyoruz, kabul götürür bir hukuku var, değişik. Hâlbuki bas hepsini bağrına, hepsini sev dimi? Kırma yani kimseyi. Ama işte o satışı koyduğumuz gün lanetlendik bence. Ben haklı çıkarsam çok net yapıştırırım cevabı, ben demiştim derim. Yeminle ben zeus’unu, dionisos’unu ayrı ayrı sevdim, gücünü doğasından alan tanrıya sempati duydum hep derim.  Haklı çıkmazsam, Zeus falan cehennemde olabilir tabi, ama sıkıntı yok çünkü Einstein, Michael Jackson, Ghandi, ve tabi ki John Lennon, hatta Elvis Presley falan da orda olacaktır. Yani ne kadar karizmatik, zeki, süper ilginç adam varsa çok muhtemel karşılaşacağız. E biz de napalım Einstein’la teori kasar, Michael Jackson’la moonwalk yaparız. Ben organize ederim herşeyi.

Machievelli’ye biraz hak veriyoruz demek ki bu noktada, kendisi ‘insan çıkarı olursa satar, pis bir mahlûktur’ derken haklıydı belki de. Doğasını, tanrısını satan bugün gelir seni beni satar, satmıyor mu? Satıyor. Al, hepsi tarihte gizli işte. Doğa ana falan da utanıyordur bizden kesin. Gerçi biz yok olursak doğa 50 yılda kendini eski haline getirebiliyormuş, onu öğrendim de ferahladım. Çok sallamıyordur o yüzden, geniş takılıyordur. Biz de tüm enayiliğimizle ozonu yırtalım, buzulu falan eritelim. Yarın öbür gün ay’ı düşürmeyeceğimiz ne malum. Ve düşse mesela nerelere düşer? Lokasyonlar belirlensin, önlemler alınsın.Düşerse nükliycez mi direk, napıcaz?
Kimse de merak edip araştırmamış. Bilim düşmez dedi tamam da, bilim de oturmasın, yeni sorular sorulsun. Bak yine benle irtibata geçmen gerekiyor sevgili bilim. Ama ne bir telefon, ne bir faks, ne bişey. Geçen okudum dünyanın fizik kuralları değişiyormuş, yani yer çekimi, o bu. Sabit değilmiş hiçbiri. E yarın bir bakarsın sayko bir kozmetik ürün çıkar, mc donalds köftesini labarotuarda yaratır, petrol çıkartırken dünyanın sismiğiyle oynanır falan, ‘yukarda duruyor, ay aşkım ne şirin’ falan dediğin gök cismi, küt der iner aşağı valla. Az önce baktım, Ay’ın çapı 3460km imiş. Dünyanın 4te biri kadar. 200 ülke olsa, nerden baksan 50-60 ülkeyi ilgilendirir yani. Ayrıca 4buçuk milyar yıllık yaşlı bir küre bu, ve tüy gibi de hafifmiş dünyaya göre. İki seyirir olduğu yerde, çıt eder kopar yörüngeden. Uzaya uçsa gitse yine iyi, oturur valla üstümüze. Sonra yok yenidünya düzeniymiş, illüminatiymiş falan toptan yalan oluruz bak. Hatta büyüklüğü ve ağırlığı falan öylesi bir etki yaratabilir ki dünyaya güm diye vurduğu gibi, direk yarabilir ikiye. Yumurta sarısı gibi güzelim magma akar gider valla.

Bir de düşün o kocamanlığı, hayal et bi.
Ben yapamıyorum bazen.
Mesela güneşten daha büyük bir şey yok gibi sanki.
Hayır biliyorum da, kozmozda saçma sapan, ayı gibi gezegenler var ama düşünmeye çalışınca beynim sıkıntıya giriyor. Almıyor kafam. Hele ki ölçeği böyle hızlıca yukarı çekerken börtü böcek falan geliyor aklıma, sistem hepten kitleniyor. Kapayıp açmak zorunda kalıyorum, yalan değil.
Herhalde o ilkokul uzay maketleri yüzünden oldu bu. Bir de küçük prens yüzünden olmuş olabilir. Velet duruyor gezenin üstünde, tek kişi ancak sığıyor falan. Onun sayesinde bir gezegene gidildiğini düşününce, herkesin gözüne 10 dk da turlanıp bitecek gibi, kenarında durursan uzaya düşme ihtimalin olan yuvarlak krater geliyor. Ben buna psikolojide ‘küçük prens etkisi’ diyorum. Bozulduk küçük prens. Gezegenleri anlayamadık hiç. Senin yüzünden uzay bi garip.

Bir de aya yerleşicez falan diyorlar, yolculuklar yapılsın, şehirler kurulsun falan.
 Zaten bu aralar Ay hayvan gibi büyük, hiç denk geldiniz mi? Garip işte, bir parlak, bir yakın falan.
Aya yerleşilmeye kalkılırsa, ben gitmem valla. O iş sakat, çok ciddiyim yani.
Bir gider bakarım, şöyle yere bi vururum ayağımla pat pat, bir eğilir sesini dinlerim.
Sonra da ‘Ay düşeceeğğğk’ diye bağırır, kaçarım ordan.
Kimse de tutamaz beni. Koşarken kenardan uzaya düşersem, o küçük prense de selamımı yollayıverin. Canına sıçtığımın oğlanı deyin benim için. Beni de kara deliğin birinden alırsınız artık. Kenarına tutunur, ordan bakarım. Yalnız aman deyim çok bekletmeyin, kara delikten mayalı falan çıkar, bişey der, dil bilmem kem küm ederim, ayıp olur. 
Uzayda yer çekimi falan da yok, gerilirim ben.





24 Aralık 2010 Cuma

‘Maya’ lı, bana düşman mısın?



Foton çağı. Yani bizim anlayacağımız haliyle ‘ışık çağı’. İsviçreli bilim adamları ve Norveçli balıkçılar,  maya takviminde bahsedilen boyut değişimine iyice açıklık getirmişler.

Söylenilene göre foton çağında insanlar birbirlerinin düşüncelerini okuyabilecekmiş.
Şimdi arkadaşım, öyle bir şey olmaz. Öyle dünyada yaşanmaz. 
Fotonunda değilim, taş üstünde taş kalmaz. 
Bu durumu iyice kavramak için şimdi zamanda bir miktar geriye gidelim. 
Bir miktar dediğim yüz otuz bin yıl kadar. 

Görüyoruz ki insan toplum içerisinde yaşayan bir varlık. Fakat esasında toplum halinde yaşamak hiç de onun yaratılışına uygun değil. O hâlihazırda tam bir bencil gibi kendi kararlarına yoğunlaşan, çoğu zaman çevresini dinlemeyen, kendi dedikleri üzerine yanıp tutuşan bir varlık. Ayrıca toplumla yaşamaya uygun olmaması yetmiyormuş gibi kendi başına ayakta kalmayı da beceremez. Börtü böceğe, hayvana yem olur, açlıktan ölür. İlle de topluma muhtaçtır. Esasında hani sanki evrim bu yaratığı zorla silmek istemiş fakat kendisi ısrarla ‘hayır silinmeyeceğim gerekirse toplum halinde yaşarım yine de silinmem’ demiş ve evrim basamaklarını tam bir sinsi gibi bir bir atlamış. 
Peki bu süreçte neler oldu? İnsan kendini topluma nasıl adapte etti? 
Çok basit. 
İnsan yalanı buldu. 
Yalan ve eksik bilgi sayesinde insanın en önemli varoluş becerisi ‘birbirinden bilgi gizleyebilme’ oldu. Bu sistem içerisinde elbette evrildi ama kafasına göre evrildi icabında. Düşündü dedi ki; ‘yahu bu benim kankamın sevgilisi taş gibi, ama şimdi bu bilgiyi arkadaşıma vermenin ne lüzumu var’ ya da sevgilisi geldi sordu ‘tatlım bu elbise beni şişman mı gösterdi?’ ‘hayır tatlım, her zaman ki gibi çok güzelsin’ dedi, kıvırdı. Bir başka örnek, patronu geldi  ‘onu yetiştirmemişsin, bunu yapmamışsın’ diye vıdıvıdı konuşuyor.  İçinden saydı sövdü dışından ‘peki efendim' dedi. Böylelikle kendi kendine -çok da lazımmış gibi- toplum içinde mutlu huzurlu bir yaşam ortamı yarattı. Hem de stresini bir şekilde kendi kendine yatıştırdı.
Tüm bunları yalanla dolanla becerdi dediysem yanlış anlamayın hemen, bir fesatlık bir kötü niyet yok. Masumane ve naçizane bir orta noktayı bulma, yaşamını idame ettirebilme çabasıydı bu. Adeta bir denge, bir Ying Yang felsefesi buldu insan. 
Böylelikle herkes gerektiği kadar konuştu, kime neyi ne kadar söyleyeceğini ayarladı. 
Hani ne dedikodudan yoksun kalacak, ne de onla bunla arasını bozacak, düzenini dağıtacak. 
Tam ortada, çok ince, çok klâs bir çizgi belirledi. 

Amma velâkin sen gel şimdi elin ışık çağında bunları ifşa et.Yapılır mı adama bu? Ben yıllarca evrileyim geleyim, neyi, nasıl, hangi ses tonumla söyleyeceğim, fikrimi hangi bakışlarla destekleyeceğim, bulayım, ayarımı yapayım. Sen gel bana de ki, ‘herkes birbirinin düşüncesini okuyacak, gizli saklı kalmayacak?’ Olmaz arkadaşım olmaz. Sosyal yaşam biter, yuvalar yıkılır yok yere. Doğal afetlerinize, ışık hızınıza falan bir şey demedik ama burada bir duracaksın.

Gel, bunu bir örnek üzerinden inceleyelim. Misal cemil’i ele alalım. Cemil yirmi üç yaşında bir delikanlı. Bir Pazar günü sevgilisini takmış koluna yürüyor. Dalyan gibi adam, sevgilisi de afet. Yanlarından mahallenin bir genç çocuğu geçiyor, kızın güzelliği görüyor. ‘ah ulan ah, bulamadık ki şöylesini!’ diye geçiriyor içinden. Eyvahlar olsun, artık sır söylendi, pis bir hal aldı.  Cemil şimdi ne yapacak? Duracak mı? Kız da duydu denileni. Cemil mecbur o çocuğun üzerine atlayacak. Neden? E herkes duygu belki ilerde bankta oturanlar da kulak misafiri oldular, düşünceyi okudular. Demezler mi? ‘Adama bak hele, amma pısırıkmış, kalıbına baksan adam sanırsın’ diye. Üzerine uçması lazım Cemil’in. İlle dayaklar atılacak kafa göz patlayacak. Zorla cemili katil ettiniz.
Peki ya onu da geçtim, liselerimiz, onlar ne olacak? Burada ergenden bahsediyoruz. Bilim adamları hala bunun üzerinde çalışıyorlar ama ergenin gücünden ve tutarsızlığından korktuklarından konusunu bile açamıyorlar ortalıkta. foton moton bilmez bunlar, dinletemezsin.
E peki ne oldu sonunda? Yumruklar tekmeler, ellerde yolunmuş saçlar,daha hala foton çağında adam dövdüreceksiniz millete. 
Yazık, avcı ve toplayıcı atalarınızdan utanın, bir şekilde eksiğiyle aksağıyla evrilip bu günlere gelmişiz. Bu saatten sonra bırakın, şu ışığın, uzayın keyfini ağız tadıyla yaşayalım. Emekliliğim geldiğinde ortalıkta kavga gürültü istemiyorum ben.  Hadi bana acımadınız, ortada sürpriz diye bir şey kalmayacak, tek taş bekleyen genç kızlarımıza yazık değil mi?  Ya da kiminle birlikte olduğunu daha medyaya açıklamamış olan Tarkan’a? He? Bunlar ne olacak? Hadi hepsini bırak insan evladı içinden kendi kendine konuşmaya bayılır. Metroda, otobüste, minibüste içinden ‘tipe bak’ ‘anası babası yok mu bunun’ ‘ aha geliyor, yer vermeyeyim de göt olsun teyze’ gibi düşüncelerle her gittiği yerde birbirini izlemek ve birbiri hakkında yorum yapmak zorundadır. Yoksa günü kötü geçer yani. Anlatabiliyor muyum? 
Eğer bu foton çağının arkasında uzaylılar varsa onlara da buradan söylüyorum. O iş olmaz arkadaşım. Bak olmadı ben hafta içi her gün saat 6da çıkıyorum, Taksim’deyim. Okul çıkışı sana da uyarsa, bana bir uğra, şurada aşağıda bir kaç kadeh  bir şey içer konuşuruz. Orta yolda anlaşırız. Yoksa başka türlü sana buradan ekmek çıkmaz. Benden söylemesi.


Not; Bu arada bu adamların adları 'mayalılar' değil 'mayalar', keza araştırmalarımın başında google'a 'mayalılar' yazdım, mayalı poğaça çıktı. Bilginize.