cesaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cesaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2012 Perşembe

Çözülmemiş gizemlerinizi atmayın, değerlendirin!


Şaka değil. Ben başladım.
Dünyadaki en büyük gizemden yola çıkarak her şeyi değiştirecek bir icat yapmak üzereyim. 
Cebimizde ne yaptığı belli olmayan, girdiği gibi çıkmayı reddeden, hayata karşı duruşunu koruyan, materyalist obje.
Kulaklık kablosu!
Ne istiyor: bilmiyoruz.
Davranış modeli: çözülemedi.
Hem kontrolümüzde, hem özgür ve aykırı.
İşte;
Günümüzde ateyizlerin bile toplantı salonlarını terk ettiği soru.
Bir Paranormal.

Peki bu tespit ne işe yarayabilir?
Böylesi bir veriyi, sahsına yakışır biçimde kullanmak icab eder.
Bu sistem öylesine harmanlanmalı ki, yer gök inlesin.
Derken derken aklıma geldi.
Bir bilim adamından neyim eksik?
Bilgilerimle dünyayı ele geçirmeye bir beyaz önlük uzaktayım.
Zihnimde belirdi… Dünyayı ele geçir tuşu.

Bu tuş sayesinde gözyaşları dinecek, bükük boyunlar dikilip, gripler iyileşecek.
Bu tuşu dünyanın bütün meşhurları bekliyor, evet.
İngiltere kralı, rahmetli başkan kennedy, taçsız kral pele, bekenbavuver, kaleci mayer, nadja komanaçi, bricit bardot, fenerbahçeli cemil.
Hepsi umutlarını bu tuşun nimetlerine bağladılar.
Önce;
Kulaklık kablosunun kimliğindeki o şuursuz öz çözülmeli.
İnceliycez. Gece gündüz. Her yerini. Foton foton.
Gerekirse Sennheiser’ı kaçırıp ıslak havluyla dövücez.
Bir bir anlatacak.
Bulduğumuz bu özü; mikro cımbızlar, kuantumsal sistemler, yapay zekalar, şamanik düstur ve iman gücüyle içinden çekecek ve altın oranda dünya magmasına enjekte edicez.
En doğru adamı biliyorum bunun için; kimsenin anlayamadığı, ‘bu’ olmayan adam.
‘Ali Ağaoğlu’.
Çünkü o herkes mutlu olsun istiyor. Ayrıca daha iyi, daha güzel projeler peşinde. Bu projenin üstüne atladığı gibi ormanlara koşacağına eminim. Sarıyer belediyesi sponsorluğunu da ayarlar bize. Pratik adam, mis gibi.
Kaynak gözlüklerini de takıp, ağa’yı magmaya sarkıtırız.
Özü enjekte ettikten sonra, kontrol mekanizması da bir tuşa bağlanacak. En son ayfon 6 aplikasyonuynan nihayete erdiririz gibi geliyor. Aplikasyon tek tuştan oluşacak. Bi basımlık.
Ama kilitli. Parolası var.
Ve sadece doğru hissi yakaladığında açılacak.
Yeterli istek ve arzu ile aynı anda hem sevgiliye hitap eder gibi yumuşak tonunu, bir yandan ‘yetti bu dünyanın kahrı’ serzenişi taşıyacak.
İşte bu sesin enerjisi molekül molekül algılanınca sistem açılıp, düğme basılır hale gelecek.
Tek bir kere, tek bir kişi için.
Telaş yok.
Hepimiz deniycez zaten, çok belli.
İşte bir kablonun özünde yatan kaos ruhu.
Ya.
Teknolojilerin böyle işbirlikçi pislikler gibi birbirlerine destek olmaları ne kadar gıcık dimi?
Değil işte.
Aynı itin soyu, ne kıl oluyosun? Kullanmayı bilicen.
Bu tuş sayesinde artık amerikanın komploları tarihe karıştığı gibi, illüminati yalan, greenpeace dolan olacak.
Delirmek yok.
Saçı başı ağartmak yok.
Bakınız.
Küsürlere takılmayınız,
Sadece 0.99 euro’ya, bu iş tamam.
Gibicibicis marka krem, o da fabrikamızın hediyesidir, çok muhterem abilerim.


Sistem kilidini açma parolalı şiiri:

Bilirim en gerektir,
Kuvvetli cesaret huyu.
Şuursuz kurcalarsam,
Yakındır dünyanın sonu.

Meraklanma severim,
Çiçeği ve de kuşu.
Gıcığım insanadır,
Tam bir puştun soyu.

Kökünde var cehalet,
Buna lazım sağlam haduu.
O biçim kopsun kıyamet,
Bu işin piridir, Ryu.

Ne sihirdir ne keramet,
Geldi şiirin sonu.
Getiresin bol bereket,
Dünyayı ele geçir tuşu!


NOT:  Görüldüğü gibi çözülmemiş gizemler, kullanışsız tavırlarının altında ayarsız beceriler barındırırıyor. Sizin de kenara attığınız, çözülmedi diye yok saydığınız, belki de hor gördüğünüz gizemleriniz varsa, lütfen belirtin,
birlikte çözelim.
Olmadı kenarına dantel geçer, Derya Baykal’a veririz.
Sevinir çünkü, sevap.


Teselli şiiri:

Roses are red,
Violets are blue.
Hala mı lan Samet?
Bana da açmadı, sktret.



18 Şubat 2012 Cumartesi

Saksı değilim ben! İç sesinim!



Gezmek en büyük macera bence.
Tabi lan.

Doğadaki acayip şeyleri görmek, yamuk yumuk ama ayı gibi kayalıkların tepesine çıkmak, 'eko.. eko...' diye bağırmak, mevsimlerin en güzel yaşandığı yollarda yürümek falan.

Ya da efsanesi olan şeyleri takip etmek tek tek, mesela 'dünyanın en şanssız 10 insanı' diye bi linke tıkladıydım geçen. her biriyle gidip birebir konuşasım var. 'abi sen neler yaşadın. 6 kere yıldırım çarpmış seni artık daha niye sokağa çıktın da 7.ye çarpıldın?' falan.

Ya da yerinden kaldırılamayan kaya var, ona bi gidip bakmak, bi girişmek belki seni bekliyor kaya ne belli, çözülememiş voynich yazmasına kasmak, gidip yerinde görmek onu veya buzullu, denizli yerlerde yaptıkları garip garip otellerde kalmak. Ya da paraşütle atlamak, doğa sporları yapmak, yüksekte olmak, alçakta olmak, mağaralara girmek (mağaranın birinden portal açılması, garip garip boyutlara gitmek, ne gülüyosun bunlar olan şeyler)  sonra değişik hayvanlar görmek, görmekten ziyade tanışmak, bi fille tanışmak mesela helallik almak falan, zürafaya bakmak (zürafaya bakmak!), safari yapmak, tai masajı, çin, gerçek çin böreği, herşeyin yeri, ustası.

Ayrıca o lanet olası Disneyland’ı görmek, hiçbişey anlaşılmayan yemekleri ısmarlamak, yurtdışında konserlere, festivallere gitmek, çok içmek, eğlenmek. her gittiğim yerde orayla ilgili bi dövme yaptırmak sonunda dünya haritasının sana özgü versiyonunu üzerinde taşımak.

Ve bunları yanımda biriyle, hatta birileriyle, belki ufak bi grup insanla yapmak.
Belki 5 kişi falan.
Ama aynı benim kadar merakla gezen arkadaşlar. Yarı yolda baymak yok.
Akşam otelde, çadırda, arabada o günden konuşmak, ‘ne süperdi be’ veya ‘ hell of a day, lan’ diyebilmek, habire başka şeyler merak etmek. E gecenin sonunda da gülüşüp, eğlenip, sevişip uyumak. Sora belki erken kalkmak belki hiç siklemeyip tüm gün uyumak. Dünyadaki en acayip şeylerin yerini bulmak. Çok yüksekteki bi lünaparka, acayip korkunç hikayesi olan bir yere ya da amazona kocaman bir timsahı beslemeye gitmek. Kamera görüntüleri almak,  neşeli günlükler tutmak, gezi yazısı falan yazarım ben kesin.
Ya kusursuz olmaz mı?
Gidip süper şeyler görüp, yazmamı istemez misin sonuçta?
Siktir, bayıla bayıla okursunuz lan kesin.

Ama işte o kadar saydığım şey için para lazım, zaman lazım. Biri varken diğeri yok. İşte bu embesil zengin piçlerini hiç anlamıyorum o zaman; hem köpek gibi zamanın var, paran var ama şu kadar dünya güzelliğine merakın yok. Kılın önde gideni bence o. Valla en sonunda bi arkadaşımla plan yaptık leydi gagaya mektup yazıcaz. Ya bizi yanına al ya da maaşa bağla diye, sana bişey olmaz koskoca leydi gagasın, şu gençlerin elinden tut, ablamızsın dicez.

Of, bide şimdi iş bulup çalışılıcak, işe girince zamanımız kalmıcak sanki. İş insanları olucaz gibi geliyo. İş insanları çok uyuz. Vakitleri yok, mutlu değiller. boktan bi kalıp. E hep korkuttular çünkü; ‘iş ne kadar zor, öyle öğlenlere kadar uyuyamıcaksın, bakalım napıcaksın? İşten gelince çok yorulcaksın, bakalım böyle gezmeye halin kalcak mı??’

Bi bırak amık ya. bi rahat ver.
Bir Allahın kulu da delikanlı gibi anlatsın şu işi;

‘‘abi iş aslında o kadar da kasış bişey değil. Hatta düşününce baya da hoş bişey. Reklam ajansı istiyosun sen zaten, grup halinde çalışıcaksın, bu. Bak şimdi, işyerinde süper ortam oluyo. Biz yaptığımız bi bokmuş gibi görünsün diye bütün çalışan insanlar olarak ‘iş çok zor, çalışma ortamı çok zor’ falan diyoruz ama aslında günün yarısında bişey yaptığımız yok. Her çalışan insanın genelde her gün bi kere soliter açacak vakti oluyor. E zaten yanındakilerle de muhabbet ediyorsun, sevmesen bile günler içinde alışıyorsun. Lise gibi düşün. Orda da herkesi sevmezdin dışarıda görüşmezdin ama iki kelam muhabbet edebilirdin bi çok kişiyle. Aynı şey. Takılacak arkadaş işini de merak etme, zaten sen süper bi insan olunca etrafına da en azından orda bulabileceğin en süper insanlar geliyo. Bulabildiğin kadar. Aynı lisedeki gibi, yine fark yok. Senin ajanslarda kafana göre adam bulmak da zor olmaz o kadar merak etme. Hiç gezip eğlenemeyecek miyim diyosun ya, evet eve gelince biraz yorgun oluyosun ama dışarı çıkıp gezip gezip yorulduğun kadar işte. Çok önemli bi iş olucak da, çok mühim biri şirketi ziyarete gelicek de, bi aciliyet gelicek, o zaman herkes soliterleri kapayıp ful işe bakıcak; ohoo, yok öyle bişey,  ayda yılda bir. Bak bütün bunlara, düşününce genelde iş ortamı baya rahat aslında.’’

Ayrıca ben bu kadar şeyi tek başıma yapmak da istemiyorum.
Yanımda gülüp eğleneceğim insanlarla gideyim yani.
Niye bunun bedeli olarak ömrümce çalışıyorum, deli gibi biriktiriyorum?
Bi zamana kadar çalışıp biriktirip sonra bu dediklerimi dizlerinde derman kalmışken yapabilen birisi var mı acaba? Olabiliyo mu bu?

Şunu diyebilir mi o insan;
 'Ben normal üniversiteden mezun oldum zamanında, sonra bi işe girdim abi, biriktirdim, hayvan gibi param oldu kenarda, sonra sevgilimle eve çıktık. Baktık çok süper paramız var, her ihtiyacımızı alıyoruz falan, keyfimiz yerinde, bir gün bi iki arkadaşımızı davet ettik eve. O gece oturduk içtik, arada önümüze dünya haritasını ve interneti aldık. Bildiğimiz duyduğumuz tüm ilginç şeyleri düşünüp bir bir not ettik. Nelerin nerelerde olduğunu ve nasıl gidilebileceğine baktık google maps’ten,  her birimiz görmek isteyeceğimiz, yapmak, içmek, yemek isteyeceğimiz ilginç şeyleri söyledik. Dünya haritasında bi rota çizdik. Ve bavullarımızı hazırladık 1 hafta sonra yola çıktık ve aylarca gezdik, gördük, filme çektik, hayatımızın en güzel zamanını geçirdik. Sonra döndüğümüzde öyle doluyduk ki. Aaaaa! Çok fazla şey görmüştük. Çok fazla şey yapmıştık. Çok eğlenmiştik.'

Merakımızı deneyimle doyururduk. Anlatıcak bir sürü hikaye olurdu ve gördüklerimiz yüzünden muhtemelen dünyanın en yaratıcı insanlarına dönüşürdük.
Hatta hepsi yetmezmiş gibi, sanki böylesi birşeyi, ömrümüze sığdırmış olmak süpersonik bişey değilmiş gibi, belki bütün bunlar kitap ya da film olabilirdi. Bir de üstüne ünlü olup, yaşadıklarımızı nakte çevirmiş olurduk falan. Ben o 5 kişilik gruba 1000 yıl yaşama sistemimi de öğretirdim, hiç ölmezdik de. ooh sonsuza kadar yaşa dur.

Ekstra:
Bu arada bi klasör açtım 'epic dünya turu' diye. Nerde ne bulduysam fotoğraflar, isimler, onlar bunlar, biriktiriyorum. Bi yandan 'yap' diye bi klasörüm var. Böyle garip garip yapılıcak öğrenilicek şeyleri koyuyorum. File binmekten, bıçak atmayı öğrenmeye kadar aklıma ne gelirse birikitiriyorum. Bu arada onlardan bi tanesi 'base jump' diye bişey gugıldan bakarsınız. Bi de şu videoya da bakıyerin, bu da var listede;
http://www.youtube.com/watch?v=uQITWbAaDx0




9 Eylül 2011 Cuma

Sen hiç bira içtin mi?


Saate baktım, yuh. Hayvan gibi uyumuştum yine. Saat 1 falandı. Havada acayip bi güneş. Odamın camını açtım ve yan inşaatın sesleri eşliğinde birayı düşündüm.
BİRA!

Örneğin bu baharımsı aylardan birinde dışarı çıkarsın, hava geç değildir ama erken de sayılmaz yani aynı bugünkü gibi işte 1, 2 anca vardır saat. Açık bir mekâna gider oturursun 2 bilemedin 3 kişi, kalabalık bozar çünkü. Hava ne soğuk ne sıcak, tam kıvamındadır ve yumuşak bir esinti de vardır bir yandan. Oturduğunuz yerin tam arkasına, tam da senin oturduğun yerden harika izlenebilecek şekilde  hayvan gibi ışık yansımaktadır sokağa. Apartmanların arasından o apaydınlık ışık parçası üzerinize yansır. Hiç birinizi rahatsız etmez, göze girmez, yer değiştirtmez, ibnelik yapmaz kimseye.  Sadece o kadar yakındadır ki, verdiği tatlı sıcaklık hissediliyordur kenardan. Tam da şansa bak ki, sen de havadan biraz daha ince giyinmişsindir o gün. Yani hani uzun kollu da olurdu da, bi tşörtle çıkmışsın işte güvenip. İşte o tatlı ışığın sıcaklığı, o esintiyle birlikte kollarına değer, böyle bi etrafında dolaşır, bi hoşuna gider. Edalı, işveli, köylü güzeli işte.

Tam bu an yaşanmaktayken, tam ‘oh lan iyki çıkmışız dışarı’ dediğin anda garson biraları getirir. Ah o gelen biralar!  Bi kere soğutulmuş bardaktadır kesinlikle, buz gibidir. Tazeliği daha camından yansıyan sapsarı ışıltısından bellidir. Köpüğü ise çok azdır, yok gibi. Sadece tepede incecik bir örtü gibi yayılmış ilk yudumu almanı beklemektedir.
İlk yudumu alırsın. Bir anda ağzını doldurur, hem gazlı hem serin, ağzındaki tüm kuruluğu silip alır. Buz gibi kocaman bir yudum. Boğazından aşağı yuvarlarken hele, geçtiği her noktayı hissedersin. Her parça serinler boğazında. Allahım! Kusursuzdur! Ardından direkt olarak beyne giden emirler ve suratta oluşan kaçınılmaz gülümseme. Hele her yudumda zaten güzelleşen kafanın lafını bile etmedim daha.
İşte bunlar kafama vurdu sabah sabah. Dedim ben içiyorum.  Buzdolabına baktım, murphy kuralları işlememişti bu kez, bira vardı. O içemediğim, ellerimde ısınan teneke bira.  Çıkardım dolaptan. İnatçıydım, yamandım. Evdeki en büyük bardağı edindim. Feysbukun karşısında açtım birayı, bardağa döktüm dikkatlice. Bardak bu alman bira bardaklarına benziyordu biçim olarak. Ağzı daha geniş, aşağı kısma indikçe daralıyodu. Koyarken sıkıntı olmadı köpük de oluşmadı, mutluydum.
Hepsi sığmadı bi tek, ‘bi kısmını içeyim de, gerisini de koyayım’ dedim. Ben bardaktan bi yudum alayım derken; bardağın kusursuz aerodinamiği, dengesi, tutuş kolaylığı ve hafifliği, ve biranın soğukluğu ve o lanet ışığın oda penceremden içeri hayince girişi yüzünden ilk yudumun ardından gözlerimi kapatmış ve lakur lukur bardağın nerdeyse dibini görmüştüm. Tüm boğazım açılmıştı sabah sabah,  midemde serinliği hisediyodum resmen.  ‘yuh o neydi beahh!!’  ifadesiyle yalanmak eşliğinde  kalanı da bardağa döktüm. Bi kaç dakika sonra aynı iştahla onu da yuvarlamıştım zaten. Biram bitmişti, hayatımda ilk kez birayı bu kadar zevk alarak ve hızlı içmiştim.

Sonra zaten feysbukunu da geçmişim, yutubunu da; bana bi kafa geldi, ama nası bişey, allaaaah. Daha kalkalı 10 dakka olmuş, dönüyorum olduğum yerde. Sanki bulutların üstüne kurmuşum bilgisayarı, kah kah kah ne bulursam gülüyorum. Bir sürü fotoğraf kaydediyorum, siteler, müzikler, chatten her gördüğüme sarıyorum. Kendi başıma eğlenme sınırlarımı aştım oracıkta. Tek bira he, dahası yok.
Ben bi 2 saat sonra falan kendime geldim tabi. Masamda bira kutusunu, boş bardağı gördüm. O anda bir şeylerin başladığını anlamıştım. O kahverengi sarı kutu daha anlamlıydı artık, bardağın dibinde kalmış köpük yavşamamıştı, daha bi karakterliydi durduğu yerde. Tümüyle, o anla ilgili her şey doğruydu.  Tüm kodlar dökülüyordu gözümün önünden, bira o gizli kapısından beni içeri almıştı. O portaldan girdiğim sürece onu yaşamıştım, başka hiçbir kafaya eş değildi ve olamayacaktı. İlk defa BİRA içmiştim gerçekten. Bir ezoterik bilginin bilincindeydim artık. Sıkıntı bira da değildi. ASLA! Nasıl içildiğindeydi! Ve bütün dünya yanlış içiyordu birayı. Bardaklarımız, şişelerimiz, lanet olsun her şeyimiz yanlıştı.


Teneke kutular biranın tadını gevşetiyodu, cam şişelerin ağzı çok dardı sürekli hava içirttiriyordu, barlardaki ellilikler ise çok silindirdi, içerken kola binen ağırlık öyle fazlaydı ki içme keyfini düşürüyordu zihinde, ‘bira bardağını tutmaktan yoruldun’ bilgisi beyne gidiyor bıraktırıyordu bardağı, bilinç altı mutsuzlukla ayrılıyordu o bardaktan!!!  bira = mutsuzluk diyecekti yakında. Her şey çözülüyordu işte birayla ilgili! Her şey apaçık ortadaydı çünkü!
Peki, neden? Neden bu yanlış sürüyordu? O an gözlerimi kıstım. Anlamıştım. Lanet olası sistem dedim içimden. Kesin bunu benden önce bulmuş olmalılar. O lanet olası çirkin şişeleri ve biralarıyla belki kafamızı daha geç getiriyor, böylelikle daha çok satın almamızı sağlıyorlardı. O lanet patlamış mısırı bedavaya vermenizden belliydi zaten. Sistem bir kere daha kazanıyordu işte, lanet biramızı da kapitalist şartlara göre içiyorduk.
Hayır dedim! Hayır! Biz bira içenler! O kafayı hemen, şimdi, ve hak ettiğimiz gibi istiyoruz! Sizin çevir aç kapaklarınız varsa bizim de beş kat güzel kafamız olacak! Şimdi soruyorum size sistem bize baktığında ne görecek ha? Tekele girip, o bize layık gördükleri biraları alıp çakmağın arkasıyla kapağı açınca yavşak yavşak gülen suratımızı mı, ne kadar embesil olduğumuzu mu ha? Uyan gençliğim uyan! Bira elden gidiyor, kafa elden gidiyor gençlik!

Hemen en yakında bulduklarıma koştum! Duyun! Dinleyin! Birayı ev bardağıyla için diye haykırdım.
Sesimi duyan, birasını bir kere uzun ev bardağıyla denesin. Pişman olan bana gelsin, bi de benim evin bardağıyla denesin.
Korkma ey okuyucu, bira sana da kendini gösterecek. Orada mutluluk var, ferahlık, serinlik var. Golden retriverlar ve güzel kızlar var orda anlıyor musun? O yüzden sen de gel, katıl bize. Nası yapıcam diye korkma, ilk yudumu aldığın gibi yanımızdasın zaten!


not: buyrun arkadaş. bilim kanıtlamış teorimi, artık kendimi test edilebilir bulmuyorum. direk doğruyum işte.
http://the-scientist.com/2012/08/31/glass-shape-speeds-drinking/#disqus_thread