eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2013 Pazar

Çocuk idiottur.


    ·  Sabah 6. Zank diye uyan.
    ·   Soğuk salona git.
    ·    Kumandayı koltuğun içinde ay çekirdekleri arasında bul, ay çekirdeğini ye.
    ·    Kumandaya bas. Işığı yansın ama çalışmasın.
    ·    Basa basa televizyonun yanına kadar git. Ucunu televizyonun ışığına daya
    ·    Aerobik izle (Çünkü renkli çoraplar çok ilginç.), sen de dâhil olmak iste, evde renkli çorap bulama, programı kaçır.
    ·    Çizgi film izle. Kitlen.
    ·    Evdekiler uyanınca kahvaltı.
    ·    Yumurtayı soyama, cebelleş. (Ama yumurta kabı o masadaki en ilginçli şey, arada onu kes.)
    ·    Peyniri sürmeye çalışırken ekmek delinsin. Çok sinir ol.
·    Reçelle cebelleş. Zeytin çekirdeğiyle, bıçakla, masanın kenarındaki bir şeyli bir şeyle cebelleş.
·    Elini yıkamaya gönderil. Elini köpürtürken çok uğraş. Seni unutup üzerine ışığı kapasınlar, çok tırsıp kaç.
·    Anneanneni balkonda bul, beraber fasülye kır. Eteği, şişmanlığı bir garip gelsin. Anneanneyi zenci ajan san, eteğin altında siyah bacak bulma umuduyla altına gir, nefes alamayıp kaç.
·     Arka odaya gidip minder kalesi yap. Çarşaf, battaniye ve masa örtülerini perdelere mandalla, o çatı. Pazar arabasının sapını yükselt, o sütun. Mutfaktan ekmek peynir al, altında ye. Adada kalmışsın annen baban yokmuş, arka balkon da denizmiş. Nefesini tut, balkona dal. Sepetlerden soğan, pattes bul. Onlar çok önemli yemekmiş. Nefesin bitince odaya kaç.
·    Harita çiz. Köpekbalıklı fırtınalı, kenarını kibritle yak. Anneniz babanız yokmuş, yatak tekneymiş, viledalarla kürek çek. Dalgalara kapıl, fırtına. Arkadaşın düştü, viledaya tutundu tutundu, tutunamadı atla, yüz, kurtar. 'Az kalsın ölüyoduk, bu ne sorumsuzluk' gibi bak.
·     Sokağa çık. Tanımadık bahçelere gir, ses gibi hışırtı gibi şeyden ödün kop.
·     Bisikletli arkadaşı gör.
·     ‘Bir tur versene’
·     ‘Vermem’
·     ‘Siktir’
·     Annen duydu, topuk.
·     Mahalleye in, yorgancının camının önüne git. Pembe mavi yorganların içinde bıyıklı adam. Çok garip gel. Çok garip. Canın içeri oturmak iste. Adam seni fark edince kaçış.
·     Evde çok sıkıl. Kendine mektup yaz. ‘10 yıl sonra çok eğleneceksin mi? Aferin!’ Ptt’den kendine gönder.
·     Yatağın üstünde walkman’le Burak KUT dinle, “Haydi Zıpla” yerine kadar sallan, gelince hep zıpla.
·     Bahçeye bir şeyler göm. Erik ye, karpuz kabuğu kemir, çamaşır makinesi kutusundan zaman arabası yap, evde direksiyon olabilecek bir şey ara. Bul. Role uygun bir şeyler hep bul.
·     Kasete sesini kaydet. Program sunmalı kayıtlı, şarkıcılı.
·     Akşam yemeğinde patates köfte ye. Masanın altında yemeye çalış, yerken bir yandan oturanların bacaklara çalış. Masanın altından çıkarmak isteyenleri ısır. ‘İyi, kal bari.’ dedikleri an sıkıl, çık.
·     Sandalyeyi geri itip masaya tekrar tutunmaya çalışmalı oyun yap kendine.
·     ‘Düşeceksin’
·     ‘Düşmem!’
·     Masayı tutama, düş. Kalorifere kafanı geçir, kafan yarılsın.
·     Kanı görene kadar dur. Görünce ağla.
·     5 dikiş.
·     Eve gelirken arka koltukta uyu, araba camından tersten havaya bak.
·     Ağaçlardan mahalleye geldiğini anla, uyuma numarası yap.
·     Baban taşısın, kıs kıs gül, durumu çaktır.
·     Yatağın altındaki yaratıktan, Freddie’den, katilli hayaletli hırsızlıdan kork. Yatağa çok yaklaşma, uzaktan atla.
·     Çişin gelsin kalkama.
·     Yat sağına, dön soluna.
·     Uyu.
·     Rüyanda annenle parende at.

Çocuk idiottur tabi, 3 kuruş aklı yok.
İdiotlukta ekmek var yine bakma, 
ya bırakıcan sanat manat kassın, ya da manavın yanına ver.
Üzümleri yer durur pıt pıt.








20 Mart 2012 Salı

Oyun Kafası: World Of Warcraft


Wow oynuyorum. rare bir durum ama böyle. sevgilisiydi, arkadaşıydı derken bulaştık bir kere.

Eskiden online oyunlara ilgisizdim. Oyun bitirmek diye bişey vardı benim için. Hatta ‘oyuna her ay para ödenmez’ laflarıyla oyuna saldırır, gerekirse tam bir çingene gibi bok atardım. Velhasıl '60lvl a kadar deneme olarak alalım beleş, sora bırakırız' yalanlarına kandım. Şuan bu yalanların çobanlığını yapmaktayım. Zevkle.

İlk lvl larda her yere yürüdüğümüz için uyuz olmuştum. Gerçi bir yandan da 'yoldan gidince saldırmıyolar' üzerinden ilk önermemi yaparak, kendimce oyunun buglarını bulmak gibi bir misyon edinmiştim.  Sonra questleri falan sevdim, 3-5 kişilik bosslara girmeye çalışıyordum, gazlanıyordum falan. Mekanlar efsane geliyordu. Bir yandan da karaktere ısınıyorum tabi, meslek falan derken 85 olduk.
85 ve ardından pvp, AH ve ölümsüz keşfim... 'achievements'.
Oyunun en süper şeyi achievementlar bence.
'mount falan verenler tamam da, gerisi fıs' diyebilirsin, ama öyle değil, acayip potansiyelli bir alan.
Bir o, bir de sea turtle denen mount. onda bi olay yok da şirin mirin işte.
Bi de Ah'de fiyatlarla oynayıp milleti kitlemek büyük zevk, ki bunu kendime görev bellemiş durumdayım. yok yanlış olmasın, bizde kimseye yamuk olmaz, ben yolumun peşindeyim de o ah'de büyük cevher var. hem hayvan gibi para kasarsınız ki ben kastım -yöntemini de vericem birazdan- hem de eğer bir sosyolojik, efendime söyleyim psikolojik ve de markıting gözle bakabilirseniz, orda bulduğunuz şeyleri bi güzel gerçek dünyaya uygulayıp, hayvan gibi gerçek para da kasarsınız.
dur.
sabırsızlanma.
hepsi sırayla geliyor.
önce;

'hangi yöntemle hayvani para kastım?'
1) Achievement satıyorum. net.
He daha öyle sayko organizasyona giremedim tabi, kendi başıma yapabileceğim cooking achievementları satıyorum. Hani trade edebileceğim şeyler, 'şu şu yemekleri bulup ye' falan gibi basit olanlar.
ilk 'WTS (second that emotion) ACHIEVEMENT' ile başladım bu işe.
beni garanti reklamındaki, 'su. abiler su var. suu.' diye bağıran minik çocuk olarak düşün.
bu 'second that emotion' 4 adet yemeği yemen gereken bi achi. her biri için recipe gerekiyor, o da dailylerden düşüyor. günler geceler boyu cooking daily çilesi yani.
bu 4lüyü 250g dan vermeye başladım ben.
ama nasıl peynir ekmek gibi satıyorum.
sonra bi baktım ufak ufak, çok pahalı demeler, isteksizlikler, laf yetiştirmeler. Ah'yi bir kontrol ettim; benim 250den sattığım yemekleri, 7g’da 10g’a koymuşlar. Hayır, niye yapıyosun bunu? Niye rızkımla oynuyosun? Ver 100e 150ye sende kazan, ben de kazanayım. Win win win işte allahın cezası.
Çok büyük ayar oldum ben o gün. And içtim. Artık bu Ah'yi de bırakmıyorum, hepsini kovalıyorum, ananızı skicem sizin, yeni planlar bişeyler derken inanılmaz bir sistem kurdum kafamda.
Netlikle söyleyebilirim ki, auction house guru’su olmak üzereyim.
bir yandan işi de geliştirdim, baktm böyle cooking achi başka ne var diye, maden buldum.
 'Cataclysmically Delicious' Achievement.
bu epic achi, tam 50 yemekten oluşuyor. bir kısmı recipeyle yapmalık, bir kısmı vendorlarda satılıyor ama dünyanın bi ucunda her biri. üşenmedim. çünkü üşenenin çocuğu olmadığı gibi, ticareti de boktan olur. ben her bir vendora koştum, her recipe'yi kastım. 50 yemekten 10 ar tan çantama dizdim başladım bağırmaya.
bi aşağı bi yukarı derken server'ın isteği ve talebi üzerine fiyat 1k olarak belirlendi.
'wts... wts...' yine manyak gibi satıyorum. ah ye de koyuyorum, kapış kapış gidiyor. hatta sayemde ah de olmayan yemeklere alan açıldı, başkalarına da ekmek kapısı oldu.

Birini bağırıyorum, anlaşınca lag yapmayan bi yere götürüyorum çift kişilik mountumla - hizmette sınır yok - diyorum 'sen bana kendi achini linkle, ben sana 6şar 6şar vericem sen yedikçe zaten görünecek bu linkinde. böyle tıkır tıkır alacaksın achiyi.' fiyatlar ilk trade de yarısı, son trade de diğer yarısı. gayet güvenli. ayrıca alınca alttan 'oley achievement kazandınız' gibi yazı fışkıyor ya, hemen soruyorum diğerlerine de bakmak istermisin falan. o sevinçle karşı da koyamıyor tabi.
bak unutma, müşteri psikolojisini okuyacaksın böyle. kaçırmıycaksın.
böyle böyle ben 6 achievement satan, tekil bir şebekeye dönüştüm.

'WTS (cataclysmically delicious) ACHIEVEMENT'=1k
'WTS (second that emotion) ACHIEVEMENT'=250g
'WTS (drown your sorrows) ACHIEVEMENT'=400g
'WTS (you'll feel right as rain) ACHIEVEMENT'=300g
'WTS (dinner impossible) ACHIEVEMENT'=450g
'WTS (critter gitter) ACHIEVEMENT'=100g

baktım bunlar böyle bağır, bağır kasıyor. ayrıca bir albenisi yok, müşteriyi motive edemiyorum.
ilk trade pazarlama stratejimi uygulayarak;
'wts fast & easy cooking achievements' diye bi macro yazdım. Başladım reklama.

Bak yalanım yok,
sırf bu sayede 210k para yaptım.
yanında portaldır, enchanttır, genel satışlardır falan, onlar devede kulak kaldı tabi.

peki şimdi soracaksın, bunu da ah'den baltalayan olmadı mı?
oldu tabi,  cata delish olamadı tabi o baya kalabalık achi ama, diğer ufaklardan fiyatları çok ucuzlayanlar oldu. ama o noktada da stratejik yürüyorum.
mesela ah'yi kontrol ediyorum,  ucuz fiyattan konan yemekleri direk geçiyorum hiç uğraşmıyorum. ama misal achilerin bazı yemekleri eksik, hiç yok. durma hiç. 150 den koy, 200den koy, bazıları cidden çok uzak yerlerde suyun altında falan, o sapık memleket abbysal depts te olanları mesela 300'den 400'den koyuyorum.   ayrıca öyle elimdekileri döşemiyorum. 300'den birer birer koyuyorum. gözü korkmasın, yani 'bak bu pahalı ama kalmamış gitmiş. ya da koyan çok açmıyor demek ki. bunu aldın aldın, yoksa kalırsın ortada, gerisini tamamladın zaten achide eksik bırakmak da mantıksız, sen al bunu al' mesajı, direk almaya meyil.
yani bir nevi kontrol, hem ben zarar etmiyorum hatta beklemediğim karlar elde edebiliyorum, ve aslında benden full aldığında daha fazla tasarruf etme olanağı sunuyorum müşteriye.

Bir tane mal vardı, okuyorsa görüyodur.
bana sordu cata delish'i, 1k dedim. beğenmedi (ki 50 yemek için çok uygun fiyat olduğunu biliyorum, bunu onaylayanlarda oldu sağolsunlar.) e benden beğenmediği 1k'lık achinin 50 yemeğini de benim ah ye koyduğum 100lük 300lük hallerinden aldı - çünkü çok akıllı ya bi bakıyor o 50den bazıları tabi ucuz, 3'e 5'e, 'vay ibne beni kazıklıycaktı' düşüncesiyle tık tık ne görürse alıyor, isme de bakmamış enayi, arada 200'lüğe rastlayınca 'neyse ya 1k değil sonuçta arada olur' kafasıyla gidip -evet tam bir düz müşterisin sevgili oyuncu- kendi kendini kazıklamış oluyor.
yani bu işin böyle ah'den gelen, insanın yüzünü durduk yere güldüren, cep şişiren şanslı bir tarafı da var.

misal biri de sordu.
yani bunların çoğu vendorlarda var -özellikle cata delish için- hem de daha ucuz niye senden alayım diye.
bak dedim, tabi öyle yapabilirsin çünkü bu bir lüks hizmetidir. bu yemekler için lazım recipeleri kendin toplayıp, gerekli matları balıkları kendin tutup, diyar diyar pool ve vendor kovalayabilirsin. ama sen bu oyuna para ödüyorsun. buradaki zamanını arenalar, bglar, gearlar, raidlerde harcamak istiyor, oyunun eğlenceli kısımlarında takılmak istiyorsun. dailyler, tık tık balık tutmalar, ordan oraya gitmeler eziyet. senin kendi oyununu glyphlerini ayarlayıp doğru kombinasyonlara kasıp elini hızlandırıp afedersin milleti skip atman gerekiyor. sen efsane olmaya koşarken ben de bunları senin yerine yapan, sana direk trade üzerinden max 5 dk içerisinde hem anlık sevinçler satıyorum -çünkü kabul edelim, achievement gelmesi süper bişey- hem de sana zamandan kazandırarak oyun zevkini maksimum fayda düzeyine çıkarıyorum. ve bunun için de gayet makul ücretlerden bahsediyorum.
ayrıca kapının önüne geliyorum,
hediye portal servisim var istediğin yere yolluyorum,
lagsız alana özel mountla götürüyorum,
beni kalabalıkta bul diye üstüme ışık sıkıyorum,
özel kıyafetim var, siyah pantelon beyaz gömlek papyon, tertipli ve de şıkım,
güler yüz bende,
kalite bende,
chef's hat kastım aldım, çoklu yemekler saniyeler içerisinde yapılıyor, hız da bende,
beklerken altına 'mushroom chair' koyuyorum, rahatlık konfor da bende.

lüksün sınırlarını roleplay'de bile zorlamışım.
bak hem sektörü kurdum,
hem yatırımlarımı yapıyorum,
müşteri sadakati bile kurdum zamanla lan.
valla tanıyolar sokakta, kaç kişi yeni achievement var mı diye sordu. arkadaşını yönlendiren var.
hatta bi gün ormanda geziyorum;
bildiğin alakasız low level bir yer zaten, yani kuş uçmaz kervan geçmez, belli.
ilerden yine low level bir tip geliyor, beni görünce durdu bir an.
'you re him' dedi.
'you 'r the cooking achievement guy'
'what r the odds?'
dedi selamlaştık ben ona 'koçum al benden sana minik bir achi dedim, hediye verdim. kim derlerse 'achievement seller of azeroth' de, beni böyle bilin dedim, selametle yolladım.

hayranlarım var işte belli ki.
bir marka olmak üzereyim.
resmen piyasadaki açığı gördüm, doğru taktikler ve içgörüleri kullanarak atak yaptım ve kazandım.
bu bir başarı hikayesidir, yalan değil.
bu imparatorluk pandaria ile daha da büyüyecek.
blizzarda yazıcam zaten, adıma şehirler kurulsun, bana sahip çıkılsın.

Aslında ekibi büyütebilsem, cooking'in üzerine misal dungeon'dır, raid'dir, o tarz achilere de girmek istiyorum ama onlar tek başına kasar. şuan şirketten fabrika'ya yükseldik, holdinge daha var. ama diğer sahalara falan açığım yani, fikir kovalıyorum hala.

ayrıca yemek satıyoruz madem; bi yemek markası, bir yemek sepeti bana sponsor olsa efsane olmaz mı?
olur bence.
Durduk yere gerçek para, mis


2) wow'u gerçek hayatta nasıl kullanırız?
şimdi bura online bir dünya.
kurallar seni sınırlıyor ama davranışlarında gayet özgürsün.
o AH'nin piyasası da tamamen kendi kendine oluşuyor, insanların kararları acayip etkili.
e o zaman bu sanal dünyayı, bu düzeni anlıycaksın, çalışıcaksın.
o davranış modelinin altında ne var? o kararlar hangi motivasyonlarla veriliyor?
mühim olan neyken ne?
gördün yukarıdaki içgörüleri, psikolojileri.
böyle böyle sen de gözlemleyeceksin, insan lan bu diyceksin bi düşünüceksin.
sonuç?
o kararlara benzer karar mekanizması normal hayatta da işliyor.
denk getirmeye çalışıcaksın. o dinamiklerle bu dinamikler nasıl benziyor, önemli olan şeylerin sıralaması nedir? insanlar neyi neden satın almaya motive oluyor derken.
ufak ufak kusursuz stratejiyi buluruz.
hatta bu modellenebilir bana göre.
wow'u bir case gibi düşünüyorum ben.O kadar focus gruptur, yok anketlerle 100 kişiye sormalardır. bırakın bu işleri. bak karıncalar fanusta kendi dünyalarını kuruyorlar, gözlemle onları. anla ve uygula.
istediğin sektöre, kafana göre.
modelini de çıkarıcam size, çok yakınım hissediyorum.
ve manşet;
'wow'u kobay olarak kullandım'

of süper olucak.
düşündükçe elim ayağım titriyo valla.


'i am the achi seller of azeroth'
'for the horde'




online edit:
sea turtle geldi ^^ müthiş bir şey.

online edit:
ya bişey diycem, horde olarak %80’de yeniliyoruz lan bariz.
Horde işte, kötüler yani, normal hayatta nasıl bi insan horde seçer ki?
bak bu da bir psikoloji mesela, buna da bakılmalı.
Hep böyle ya geniş, böyle bi boku takmayan, dersleri falan da genelde boktan, hatta kimisi gerekirse her türlü ibneliğin peşinden koşan adam.
Buyuz işte biz. Böylesi bir grupta dirlik düzen, grup çalışması olabilir mi? nadir.
E grup oyunu oldu mu birleşmiyor işte herifler, kimse pas vermiyor, habire bireysel. Bi oyun çıkmıyor ortaya. Mal gibi ya gider ortada takılır, ya tek tek gider kesilir, adamı kuzulamaz, spellsteal’a dokunmaz.
Ally öyle mi? Neyse onlara her boku düzgün yaptıkları için ayar oluyorum zaten, daha kötü onların. O yüzden ben ve benim gibi düzgün oyun oynayalım ama zibidiliğimizi de yapalım insanları hordedayız. Ve kaybediyoruz, ve uyuz oluyoruz ama bi grup insan var ki onları çok seviyorum.
çok uyuz olmadıysak, direk bizi ayar etmediyse noobs bilmemne diye kenardan konuşmuyoruz.
Hayır, biliyorum, bu sadece bir oyun değil, her ay para ödediğimiz bir sorumluluk ama,
oyununu oynamakla, ergen olmak arasında da kapkalın bir çizgi var.






18 Şubat 2012 Cumartesi

Saksı değilim ben! İç sesinim!



Gezmek en büyük macera bence.
Tabi lan.

Doğadaki acayip şeyleri görmek, yamuk yumuk ama ayı gibi kayalıkların tepesine çıkmak, 'eko.. eko...' diye bağırmak, mevsimlerin en güzel yaşandığı yollarda yürümek falan.

Ya da efsanesi olan şeyleri takip etmek tek tek, mesela 'dünyanın en şanssız 10 insanı' diye bi linke tıkladıydım geçen. her biriyle gidip birebir konuşasım var. 'abi sen neler yaşadın. 6 kere yıldırım çarpmış seni artık daha niye sokağa çıktın da 7.ye çarpıldın?' falan.

Ya da yerinden kaldırılamayan kaya var, ona bi gidip bakmak, bi girişmek belki seni bekliyor kaya ne belli, çözülememiş voynich yazmasına kasmak, gidip yerinde görmek onu veya buzullu, denizli yerlerde yaptıkları garip garip otellerde kalmak. Ya da paraşütle atlamak, doğa sporları yapmak, yüksekte olmak, alçakta olmak, mağaralara girmek (mağaranın birinden portal açılması, garip garip boyutlara gitmek, ne gülüyosun bunlar olan şeyler)  sonra değişik hayvanlar görmek, görmekten ziyade tanışmak, bi fille tanışmak mesela helallik almak falan, zürafaya bakmak (zürafaya bakmak!), safari yapmak, tai masajı, çin, gerçek çin böreği, herşeyin yeri, ustası.

Ayrıca o lanet olası Disneyland’ı görmek, hiçbişey anlaşılmayan yemekleri ısmarlamak, yurtdışında konserlere, festivallere gitmek, çok içmek, eğlenmek. her gittiğim yerde orayla ilgili bi dövme yaptırmak sonunda dünya haritasının sana özgü versiyonunu üzerinde taşımak.

Ve bunları yanımda biriyle, hatta birileriyle, belki ufak bi grup insanla yapmak.
Belki 5 kişi falan.
Ama aynı benim kadar merakla gezen arkadaşlar. Yarı yolda baymak yok.
Akşam otelde, çadırda, arabada o günden konuşmak, ‘ne süperdi be’ veya ‘ hell of a day, lan’ diyebilmek, habire başka şeyler merak etmek. E gecenin sonunda da gülüşüp, eğlenip, sevişip uyumak. Sora belki erken kalkmak belki hiç siklemeyip tüm gün uyumak. Dünyadaki en acayip şeylerin yerini bulmak. Çok yüksekteki bi lünaparka, acayip korkunç hikayesi olan bir yere ya da amazona kocaman bir timsahı beslemeye gitmek. Kamera görüntüleri almak,  neşeli günlükler tutmak, gezi yazısı falan yazarım ben kesin.
Ya kusursuz olmaz mı?
Gidip süper şeyler görüp, yazmamı istemez misin sonuçta?
Siktir, bayıla bayıla okursunuz lan kesin.

Ama işte o kadar saydığım şey için para lazım, zaman lazım. Biri varken diğeri yok. İşte bu embesil zengin piçlerini hiç anlamıyorum o zaman; hem köpek gibi zamanın var, paran var ama şu kadar dünya güzelliğine merakın yok. Kılın önde gideni bence o. Valla en sonunda bi arkadaşımla plan yaptık leydi gagaya mektup yazıcaz. Ya bizi yanına al ya da maaşa bağla diye, sana bişey olmaz koskoca leydi gagasın, şu gençlerin elinden tut, ablamızsın dicez.

Of, bide şimdi iş bulup çalışılıcak, işe girince zamanımız kalmıcak sanki. İş insanları olucaz gibi geliyo. İş insanları çok uyuz. Vakitleri yok, mutlu değiller. boktan bi kalıp. E hep korkuttular çünkü; ‘iş ne kadar zor, öyle öğlenlere kadar uyuyamıcaksın, bakalım napıcaksın? İşten gelince çok yorulcaksın, bakalım böyle gezmeye halin kalcak mı??’

Bi bırak amık ya. bi rahat ver.
Bir Allahın kulu da delikanlı gibi anlatsın şu işi;

‘‘abi iş aslında o kadar da kasış bişey değil. Hatta düşününce baya da hoş bişey. Reklam ajansı istiyosun sen zaten, grup halinde çalışıcaksın, bu. Bak şimdi, işyerinde süper ortam oluyo. Biz yaptığımız bi bokmuş gibi görünsün diye bütün çalışan insanlar olarak ‘iş çok zor, çalışma ortamı çok zor’ falan diyoruz ama aslında günün yarısında bişey yaptığımız yok. Her çalışan insanın genelde her gün bi kere soliter açacak vakti oluyor. E zaten yanındakilerle de muhabbet ediyorsun, sevmesen bile günler içinde alışıyorsun. Lise gibi düşün. Orda da herkesi sevmezdin dışarıda görüşmezdin ama iki kelam muhabbet edebilirdin bi çok kişiyle. Aynı şey. Takılacak arkadaş işini de merak etme, zaten sen süper bi insan olunca etrafına da en azından orda bulabileceğin en süper insanlar geliyo. Bulabildiğin kadar. Aynı lisedeki gibi, yine fark yok. Senin ajanslarda kafana göre adam bulmak da zor olmaz o kadar merak etme. Hiç gezip eğlenemeyecek miyim diyosun ya, evet eve gelince biraz yorgun oluyosun ama dışarı çıkıp gezip gezip yorulduğun kadar işte. Çok önemli bi iş olucak da, çok mühim biri şirketi ziyarete gelicek de, bi aciliyet gelicek, o zaman herkes soliterleri kapayıp ful işe bakıcak; ohoo, yok öyle bişey,  ayda yılda bir. Bak bütün bunlara, düşününce genelde iş ortamı baya rahat aslında.’’

Ayrıca ben bu kadar şeyi tek başıma yapmak da istemiyorum.
Yanımda gülüp eğleneceğim insanlarla gideyim yani.
Niye bunun bedeli olarak ömrümce çalışıyorum, deli gibi biriktiriyorum?
Bi zamana kadar çalışıp biriktirip sonra bu dediklerimi dizlerinde derman kalmışken yapabilen birisi var mı acaba? Olabiliyo mu bu?

Şunu diyebilir mi o insan;
 'Ben normal üniversiteden mezun oldum zamanında, sonra bi işe girdim abi, biriktirdim, hayvan gibi param oldu kenarda, sonra sevgilimle eve çıktık. Baktık çok süper paramız var, her ihtiyacımızı alıyoruz falan, keyfimiz yerinde, bir gün bi iki arkadaşımızı davet ettik eve. O gece oturduk içtik, arada önümüze dünya haritasını ve interneti aldık. Bildiğimiz duyduğumuz tüm ilginç şeyleri düşünüp bir bir not ettik. Nelerin nerelerde olduğunu ve nasıl gidilebileceğine baktık google maps’ten,  her birimiz görmek isteyeceğimiz, yapmak, içmek, yemek isteyeceğimiz ilginç şeyleri söyledik. Dünya haritasında bi rota çizdik. Ve bavullarımızı hazırladık 1 hafta sonra yola çıktık ve aylarca gezdik, gördük, filme çektik, hayatımızın en güzel zamanını geçirdik. Sonra döndüğümüzde öyle doluyduk ki. Aaaaa! Çok fazla şey görmüştük. Çok fazla şey yapmıştık. Çok eğlenmiştik.'

Merakımızı deneyimle doyururduk. Anlatıcak bir sürü hikaye olurdu ve gördüklerimiz yüzünden muhtemelen dünyanın en yaratıcı insanlarına dönüşürdük.
Hatta hepsi yetmezmiş gibi, sanki böylesi birşeyi, ömrümüze sığdırmış olmak süpersonik bişey değilmiş gibi, belki bütün bunlar kitap ya da film olabilirdi. Bir de üstüne ünlü olup, yaşadıklarımızı nakte çevirmiş olurduk falan. Ben o 5 kişilik gruba 1000 yıl yaşama sistemimi de öğretirdim, hiç ölmezdik de. ooh sonsuza kadar yaşa dur.

Ekstra:
Bu arada bi klasör açtım 'epic dünya turu' diye. Nerde ne bulduysam fotoğraflar, isimler, onlar bunlar, biriktiriyorum. Bi yandan 'yap' diye bi klasörüm var. Böyle garip garip yapılıcak öğrenilicek şeyleri koyuyorum. File binmekten, bıçak atmayı öğrenmeye kadar aklıma ne gelirse birikitiriyorum. Bu arada onlardan bi tanesi 'base jump' diye bişey gugıldan bakarsınız. Bi de şu videoya da bakıyerin, bu da var listede;
http://www.youtube.com/watch?v=uQITWbAaDx0




12 Ocak 2012 Perşembe

Bence çok mantıklı: 'Masa Teorisi'



Masa teorimi anlamanız için, size kuantum denen müthiş şeyi kendi sistemimle anlatıcam şimdi. Korkacak bir şey yok, başlıyorum.
Şimdi kuantum çok acayip. Bunu bil bir kere. Öyle yer çekimi gibi, dünya yuvarlakmış gibi kabul etmesi kolay değil, insanın beyni dönüyor valla.
Şimdi. Peygamber sabrına sahip bilim adamlarımız; sabahtan akşama kadar atomu inceliyorlar tamam mı? Einstein  ‘4. boyut zamandır’ deyince atomun dibine kadar baktılar. Ama bişey bulamadılar çünkü içi boş çıktı. Atomun % 99’u boş yani. O boşlukta bir enerji buldular ama nedir ne değildir ölçüp biçiyorlar işte. Bir de deney yaptılar, çift yarık deneyi. Atomu yolluyorlar bir yarıktan içeri, ne şekil çizecek diye; biz bakınca başka şekil çiziyor, bakmayınca başka. Yani incelemeye kalktığında başka davranıyor atom, piç anlıyo mudur nedir, bir garip. Ama ona bakışımızdan etkileniyor işte bir şekilde.  Hatta nasıl baktığımızdan bile!

Bak hatırlarsın, yılların deneyi vardır. Adam suya her gün ‘seni seviyorum’ demiş, su kristalleri güzelleşmiş. 'Allah belanı versin’ demiş, kristaller tipsizleşmiş. İşte o deneyi de bağrına bastı kuantum. ‘demek ki, su atomları da bu düşüncenin niyetinden etkilendi’ dedi. Her şey bilimde yerine oturmaya başladı.
Tibetli rahiplerin binlerce yıl önceki ‘önce istemek ve niyet gereklidir, düşünceyle her şey olur’ triplerine gülüp geçiyorduk.  Bir anda dünya bilimi, ölçüp biçtikleri atomun davranışlarını anlamaya başladı ve ‘hasktir adamlar bişeyleri (nasıl olduysa) daha adam gibi bilim bile yokken anlayıp fikirler üretmişler’ deyip, gözlerini doğuya çevirdiler.   

Atomun bu sayko davranışı başka mantıklarla falan test edilince, bir dünya şey sapır sapır kanıtlandı tabi. Başka paralel evrenlerin varlığı, zamanın tek boyutlu olmadığı, başka boyutlarda başka zamanlarda,  başka bizler olma ihtimali falan. Yani farklı bir yerde ben şuan belki de çok zenginim. Belki de aranızda beşer milyon toplayıp bana verdiniz. Olasılıklar sonsuz. En dandik paralel buysa baya sinir olurum gerçi. Düşünsene milyonlarca  alternatif var, aklı yürür adamın.
Ayrıca, biz de atomuz, full hem de. Beynimiz atom, ciğerlerimiz, her yerimiz atom. Ve onlar da bakışlardan sürekli olarak etkileniyorlar.  Aynada kendine bakıyorsun mesela, ‘çirkinsin’ diyosan sıçtın. Etkileniyor kaşın gözün yapma bunu. Bu sefer başlıyor iyice kırışmaya. ‘götüm kocaman’ diyosan eyvah bütün yağlar oraya yığılmaya başlıyor. Hepsinin içinde can var o atomların ‘süperim’ diceksin, dedikçe atomlar keyiflenecek. Oh diycek. Sen ona neşe verdikçe o daha da güzelleşecek. Yılların ‘sev kendini, sev kendini’ dedikleri buymuş işte.

Hadi kendi bakışını geç, milletin bize bakışları n’olacak?  İyi niyetinden de kötü niyetinden de etkileniyoruz hep. Hani böyle okula girersin, yirigöt karının biri gelir ağzını yavşata yavşata ‘ay bugün çok kötü görünüyosuğn noğolduuu?’ diye sorar. Hani hiç bi bok olmamışken moralin bozulur da harbiden günün kötü geçer ya. İşte o puşt atomlarını bozdu senin orda ‘üzüldük la’ dedi buruldu atomlar. Daha beter şeyleri çekti üstüne. Uzak durucan öyle adamdan da karıdan da. Habire şikayet edenden de uzaklaş. Sıkıntı hep bunlar valla uğraştırırlar adamı. Nazar boncuğu geleneğinin temelleri de buradan zaten. Tibetli rahip kendince bir şeyler bulduysa daha bilimlerden önce, bizim de şaman’ımız var evelallah o da bir şekilde doğayla falan yakınlaşıp bunu bulmuş. O bakıştan korunalım diye çıkarmış. Korur mu korumaz mı garantisi yok, ama etkilendiğimiz net artık. Her şey de böyle çılgıncasına birbirine bağlı işte.
Bir de düşüncenin temel maddesini falan bulmaya kasıyor adamlar, neyden oluşuyodur diye. Hatta daha da ileri gidip her şey ve herkes titreşimdir diyen var. O %1 kütleyi de saymıyor bazısı, öz denen şey madde değil titreşimdir diyen, kuantumu da skip atan başka bir teori var mesela. Bilim aldı yürüdü yemin ederim, ben hala lisede palangalar da kalmışım resmen.

Ya nasıl bişey bu düşünsene; %99u boş! E ben kolumu falan tutuyorum gayet katıyım yani, hiç öyle boş falan değilim. ‘Boşsun’ diyor adam. Hatta ‘nerdeyse yoksun’ diyor. Ve mesela atomlar birbirine asla değemezmiş aradaki kuvvetten dolayı. Yani adam ‘hiçbir şeye dokunmadın hayatın boyunca’ diyor, bardağa kaleme hiç değmedin. Hepsini bilimle çatır çatır kanıtlaya kanıtlaya diyor bide kaçamazsın da bundan.  Ben de şuan klavyenin tuşlarına değmiyorum mesela. Dokunma anındaki hislerin hepsinin beynimizde düşünce olarak oluştuğunu söylüyorlar. Biri yumruk attığında duyduğun acı mesela aslında yok. Hani böyle bazen öyle sinirlenirsin ki gözün görmez hiçbir şeyi, anana babana laf ederler falan dayak yersin hissetmesin, ağızlarına sıçarsın da kavga bitince bir anda gelir acısı, algılayınca gelir. Veya böyle çok kritik bir anda kurşun yiyip acısını duymadan devam eden askerler vardır, aynı mantık. Ha hatta Osmanlı’da bir adam vardı. Normalde kaldıramayacağı bir gülleyi kaldırıp topa sürmüş de, düşman gemiyi vurmuş indirmiş savaşta. Nasıl yaptın demişler ‘bilmiyorum ki bir anda oldu’ demiş, sonradan yapamamış. İşte kuantum field*’da dolaştı o adam, bir an fizik kuralları işlemedi o adama.
İşte onlar zaten hiç yok diyor kuantum. Sen kafanda ona şartlandığın için var diyor, bütün zorluklar. Valla babam ‘her şey kafada biter kızım’ derdi de bu kadar beklemiyorduk be bilim.

Hala her kısmını kafam almasa da bilimin sonunda eğlenceli bir şeyler çıkarmaya başladığına çok mutluyum. Baksana adam başka paraleller falan diyor. Gayet süper bunlar. İyi ki yetiştik şu günlere. Hiç ölmek istemiyorum inanır mısın? Hayır, ‘hepimiz ölsek tamam da, bi ben ölünce çok sinir’ demişti bir arkadaş valla doğru. Ben ölünce bilim daha süper şeyler bulacak, onlara hiç bakamıycam o çok gıcık. Ama ölmiycem bak ben, kesin, görürsünüz. Her gün aynada atomlarıma gaz veriyorum canlarım benim diyorum. Zaten araştırdım baktım, antik şamanik garip yöntemler biriktiriyorum falan. Şöyle 1000 yıl daha yaşarım kesin. Gerekirse Tibet’e kadar gider, öğrenirim.
Gelelim masa teorisine;
Ben bunları öğrendim, ve  düşünerek, bilinçli bir şekilde masaya dönüşebileceğimizi buldum. Madem atom benim bakışımdan etkileniyor. Düşündüğüm şeyin titreşimini değiştirebiliyorum. O zaman düşünerek masaya dönüşürüm dedim. E nasılsa her yerim atom yani özü aynı şey, biliyoruz. O atomların bir kısmı beyin, bir kısmı akciğer olarak çalışmasın, direk hepsini düşüneyim böyle kitleneyim, masa atomuna çevireyim hepsini. Madem esas olan şey madde değilmiş, içindeki boşluktaki şeymiş. Titrettireyim boşluğumu dönüşeyim masaya. İletişimimizi kuvvetlendiricez atomlarımızla sadece, dilinden anlar hale gelince de hop, masa! Neden masa, neden bir armut değil derseniz. Bilmiyorum bi insanın dönüşebileceği en imkânsız şey masaymış gibi geldi ondan. Bir de kuantum desenli masa örtüsü alırım kendime, mis. Olur bence niye olmasın ki. Her türlü fizik kuralına uygun bu şu an. Kanıtlanmış edilmiş, bilim arkamda aslanlar gibi.

Bak gülüyorsunuz da olacak bunlar hep,  shapeshift* partileri yapıcaz. Ben 1000 yıl falan yaşayacağım için katılıcam hepsine. Kimisi peçete olup gelecek, kimisi mandalina, ben kalemtıraş olucam mesela.  Çok eğlenicez valla bak. Dediydi dersiniz.

Bu konuda gördüğüm en harika belgeselin linkini de veriyorum. ‘Ne biliyoruz ki?’ diye çevrilmiş. Aslı ‘what the bleep do we know?’ http://www.youtube.com/watch?v=OtCQHuEh6GI
O ‘atom biz bakınca başka davranıyormuş’u kanıtladıkları çift yarık deneyi de burada:    http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w
Kuantum’un ne kadar efsane bir şey olduğunu anlatıyor hepsi, fazlasıyla sade ve net. Televizyonda ne izliyorsun deyince ‘hep belgesel.. ’ demeyi biliyorsunuz, al izle işte mis gibi.

Bilinmeyen kelimeler*;
Shapeshift:  Vücuden şekil değiştirme (Harry potter’dan hatırla )
Kuantum field: Kuantum çılgınlıklarının olabildiği boyutumsu alan.