25 Ocak 2011 Salı

Dedemsin, Dionysos!


Dionysos’u seviyorum.
Millet akıllı olun, edepli olun, güçlü olun, ahlaklı olun ya da en olmadı güzel olun gibi mevzulara takılmışken, Dionysos hoplaya zıplaya çayır çimende gezerek, şarkılar türküler söyleyip insanlara sadece ve sadece eğlenceyi öğütlüyor.
Ne edeceğini kime gideceğini bilmeyene ise üzümün en tok, en yüce hali olan şarabı öneriyor. 
Adam akıyor şenlikte şenliğe, karıdan kıza, üzümden şaraba. Adam yaşıyor yani.Ben bu adamı sakalından öperim. Dionysos şenlikleri yapalım olum valla lan. rock'n coke u siker atar öyle deyim sana.

Tüm tanrılar gibi bu da bir hikaye olabilir tabi.
ve bunu ilk uyduran kişi benim büyük büyük dedemden ağrı akrabam da olabilir. Çünkü ancak güçlü bir kan bağı bende böylesi bir hayranlık oluşturabilir.

Eminim ne büyük bir neşeyle o gün yatağından kalktın ve aklına gelen böylesi bir kimliği, etrafına toplanan herkese anlattın. Eğlenmenin, eğlenebilmenin ne büyük bir lütuf olduğunu biliyordun. 
Ben de biliyorum, çünkü ben de olsam aynını yapardım,
'Eğlenin, keyif pezevengi olun. Bilinciniz bazen sizi korkutur endişeye salar, arada bir onu kapatmayı bilin, bunun yollarından biri alkoldür, tadın. sevişmek en doğal mutluluk yoludur, ondan da geri kalmayın.' der dolanırdım.

unutmayınız sayın mitoloji sever,
Tanrılar, onlara inananlar oldukça vardırlar.
ve randıman için lezzetten feragat edenler elbet hakettiklerini bulurlar.



14 Ocak 2011 Cuma

Vefalı sigara, 'CAMEL'dır

Pişt! Naber la artist?
Hiç uğramıyorsun artık,
Zulanın yerini mi unuttun kız zilli?
Annenler çakmaz merak etme, biz gene kutunun dibinde siyah kesenin içindeyiz.
Keyif sigaran burada, ‘dertlendim ‘sigaran burada, otobüs getiren,  birayla iyi giden...
Az mı artistlik yaptık senle, kafanda bornozla keyif yaptık, sigara yasaklarını deldik beraber, delemezsek ettiğin küfürlerde hep biz vardık.
Ama duyduk dedikoduları,
sigarayı bırakmışsın ceylan!

Dedik yörü git allasen.
Arkadaşları ‘bırakıyorum, ay vallahi bırakıyorum’ diye yalandan atarken o;
‘camel bırakılır mı lan, yok öyle bişey' der, bizle gurur duyardı.
‘camel...' derdi 'en şahane sigaradır. Sarı tütündür, çıtırdar da yanar.’
Biz de bi şişinirdik sen öyle dedikçe, sigaralar masaya çıktı mı, sarı rengimizle Camel’ın şanına yaraşmak için yarışırdık. Arkadan pıt pıt vurdun mu hemen hazır olda çıkardık dışarı.Hep yüreğimiz hop hop ederdi, ama ne çakmak Selimi ne de bizi hiçbir yerde unutmadın. 
En klas içicimiz sendin be ceylan,
‘püfür püfür gecede, mangalın üzerine Camel içeceksin' derdin.
Bir markaydın bizim için.
Adın ün yapmıştı bakkallarda.
Ali bakkal'a gönderildiğimizi duyunca bi panik bi heyecan paketin içinde.
Raflardan, gözümüz kapıda bekledik seni. İlahımızdın, valla bak yalan yok.
Akşama doğru bir saatti yanlış değilse, Selim abi doğru mu?
Çünkü hem çakmağı hem sigarayı birlikte almıştın o gün. Selim abi de hep seni anlatıyor;
bütün çakmakları denerken sıra ona gelip, onu da eline aldığın anı, anlat anlat bitiremez.
Kalbi küt küt atmış, sen basınca, şlak demiş gürül gürül yanmış onu alasın diye.

Winston’a dönmüş dediler inanmadık, Marlboro’yla görmüşler, başkasıdır dedik.
Sandık ki paran yok gene, bir kaç hafta West içip, bizi de zula da tutuyorsun.
O temizlikçi Gülseren odana gelince, sessiz sedasız oturduk kesenin içinde.
Ama geçenlerde Küllük Emin yakalanmış.
Gülseren onu sakladığın yeri bulmuş, ‘artık içmeyecek nasılsa’ demiş, yıkamış temizlemiş.
Emin'den haber geldi 'Tertemiz, ak pak oldum ama kara günler yakındır dostlarım, ceylan sigarayı bırakmış. Artık ne sizlerle buluşabilirim, ne bişey. Beni ananenin balkon küllüğü yaptılar. Artık yerim belli. Beni aramayın. Kardeşiniz küllük Emin'

Duyduk ki; bizi hala saklamanın sebebi, eğer bir gün çok önemli bir anda, bir sigara yakacak olursan o Camel olsun, o biz olalım diyeymiş.
Çoğusu sigarayı bırakınca yırtıp atıyor paketi bir anda.
Parça parça ediyor, nefret ediyor bir zamanlar dost diye içtiğini.
Biz de düşündük madem böyle bir karar almışsın. Arkandayız.
Ne zaman ki o ulu anın geldiğine karar verip birimizi eline alacaksın, o zaman biz de tüm gücümüzle sana  ‘Camel’ın Camel olduğu’ zamanlardaki maksimum zevki vericez.
 Çünkü biz de seni sevdik, biz de sana inandık.
Yüreğimize nakşettik anlıyor musun? 

Hep dersin ya ‘hiçbir sigara camel olamaz’ diye,
hiç bir içici de bir ceylan olamaz şu hayatta.

Sana birer de mani yazdık, al oku;

Alev alev yanardım,
Sigaranı yakardım,
Şimdi sen yoksun, neyleyim?
Ben arkadaşın, Çakmak Selim.

Ben de bir tek seni sevdim,
Sendin bana en mühim.
Çekmecede saklanırdım,
Tanıdın mı, Küllük Emin.

Ah ceylanım, ceylanım,
Mosmor olmuş parmağın,
Sarardı tütünlerim, geçmiyor mutlu anım,
En vefalı dostun, işte burada ‘Camel’ın.


Seni sevyoz;
Sigara Camel, Çakmak Selim, Küllük Emin


8 Ocak 2011 Cumartesi

Yemeğin salçalısı, kadının çantalısı



Kadınlar ikiye ayrılır. 
Çantasını omzuna takanlar ve hunharca kollarını kullananlar. 
Omuz, aşikar bir bölgemiz, asmalara uygun, kendinden evrimli.  Fakat kolun dirsekten aşağ kısmı? Hayır. O kısım bir askılık, bir araba tutmacı değildir. Oraya çantayı bir sepet gibi, kırışmasını istemediğimiz bir takım elbise gibi asmak bize mutluluk getirmez. O kısım muay tai öğrenebilmek ve dövme yaptırmak için vardır. Lütfen uzuvlarımızı doğru tanıyalım,  bak ilerde çoluk çocuk sahibi olucaksınız, bunlar çok mühim, anatomi 1.
Ayrıca garip, anlamsız bir düstur çıkıyor meydana. Nereye ağ atacağına karar verememiş, hıımpf mınpf diye gezen bir örümcek adamdan farkınız kalmıyor. Bak canlandır kafanda ne pis, ne olmamış bir görüntü.
Cool değil bu. Lütfen. Yoga’nın güneşi selamlamasına gülen insanlar; kol yarıya kadar vücuda yapışık, avuç içi açık ve sorgular halde şuursuz geziniyor örneğin. Bu, tibetli rahiplerin çok hoşuna gidiyordur eminim. Ben Tibetli rahip olsam, her pazar bundan bahseder, minik rahip adaylarına o açık duran avuca bir lira bırakıp gitmelerini öğütlerim. Ev ödevi veririm bunu. 
Bu arada kola takıldığı için sakın bu çantaları ufak tefek sanmayınız. Bu yanılgı, yeterince çok kadın tanımadığınız anlamına gelir.  Bu çantalar ‘ov, feşın is may peşın’ atasözünün izinde boyut değiştirirler. Olay hürreme, aşkı memnuya, tarkan’a uyum sağlamaktır.  Yarın öbür gün behlül’ü manavda kendi domatesini alırken görsek, ertesi gün kızlarımızın kolunda pazar filesi belirebilir.
Ayrıca, boy verdikleri alanlar da belirlidir. Markalara, mekânlara sadık insanlardır. Ona belki Bebek’te waffle yerken, belki Akmerkez de mağazalarda rastlayabilirsiniz. Fakat mağaza dediysek asla vitrin önünde değil! Vitrin önünde anca beni bulursunuz, onlarsa direkt olarak içeridedir, hatta kasadadır. Olmadı Nişantaşı’na gidin, sokaklara bakın, özellikle küçük köpeklilerin çantaları mutlaka koldadır. Ya da bir cafeye gidin ve onu arkadaşına şunları söylerken bulun 'ya adamdan cafe exspresso latte makiyato istedim, bana kapuçino çaklıt getirdi, var mı böyle bir şey ya şaka gibi!'
 Evet, gerçekten şaka gibi! Kıyafetinden modayla ilgilendiğini, konuşmalarından güzel türkçemizi çok da iyi bilmediğini anlarsınız. Aslında bilmemek değil de ilgilenmemektir onunki. Çünkü onun ilgilendikleri başından aşkındır, keza Berke’nin çıkma teklifine ne cevap vereceği ve o cevap esnasında kırmızı eteğinin uygun düşüp düşmeyeceği mevzuları ön plandadır.
Peki ne yapılabilir?
Gerçekten, tüm dünya için, üşenmedim düşündüm.
İki aşamalı naçizane bir plan yaptım.
Planım Nişantaşı’nda, mevzunun tam kalbinde başlıyor.
Önce birini gözüme kestireceğim. Muhtemelen ilk alışverişini yapmadan yanına bile yaklaşmam, çünkü ne yapacağı belli olmaz, tecrübe etmedim. Bu yüzden ilk alışveriş bittikten sonra torbalarını da aynı kola koparırcasına astığında yapacağım hamlemi. Yüzündeki gülümsemeyi kocaman güneş gözlüklerinin altından seçebildiğim kadar seçip, emin olunca tutucam kolundan,  çevirip sorucam;
-‘kardeş bir saniye bakar mısın?’
-‘buyurun ne vardığ?’
-‘en fazla kaç kiloya kadar taşıyosun? Bak bu kas yapmış, öbürü yapmamış, biraz da öbürüyle bas.’
-ne dyosun beğ?
- Eminönü hamalları diyorum, bu yaptığınla orda star olursun. Mesleği şu inovasyonla resmen günümüze uyarlarsın, valla bak sayende tükenen mesleklerden biri kurtulur... Kızım ne bakıyosun, Allah omuz vermiş kullansana diyorum. Hem de bir değil iki. Geniş geniş kullan, bir ona tak bir buna, soran yok karışan yok. Hem ilerde genetiğine geçer çoluğun çocuğun kolunun ortasında vadi gibi boşluk olur. Dizini döversin bak.’
Tamam, sonuçta sizin zevkinize karışacak halim yok buradan, belki bu yazımı okuyup bana 'sen bize laf mı soktun?' diyebilirsiniz. Sakin olun, hayır laf sokmadım. Çünkü bu on kusurlu hareketten biri olur ve saçımı başımı yolmanızı istemiyorum, sizlerle ve çantalarınızla aramı mümkün olduğunca iyi tutmak peşindeyim.
Fakat bu durum size anlamak için planlar yapıp, arkanızdan iş çevirmeyeceğim anlamına gelmez. Yahhahaa. Tam bu noktada planımın ikinci kısmı devreye giriyor.
 Bir gün bir yolunu bulup, şeytanın bacağını kırıp, sizi en yakın yerden, çantanızdan izleyeceğim. Evet bir gün gizlice çantanıza girmek ve sizle bir tam gün geçirmektir planım.  Beni taşımakta bir sorun olmaz, ne kadar antremanlı olduğunuzu ikimiz de biliyoruz. O günü ve çantanızın içinde not tutan kendimi hayal ediyorum da gerçekten harika olacak. Dikkatiniz dışarıdayken ben anahtarlık ve makyaj çantasının arasına gizlenmiş halde, ayfonunuzdan resimlerinize bakacak, dünden çantanızda kalan diyet çikolatayı yiyecek ve çantanızda check in yapacağım.
Ve inanıyorum ki ancak size bu kadar yakın bir bölgeden, olay mahallinden bakarak çözülebilir bu iş. O zaman gerçek sizi, ‘mervoşu’, ‘cicişi’,’kankiş'i’ daha iyi anlayacağım. Bu fedakârlığımla belki bana madalya bile verirler. Çünkü sonuçta sebebi bilinemeyen ve muhtemelen dünyanın en saçma aksiyonunun gizemini çözmüş olacağım. Bi kuantum değil ama, sosyolojik bir akımın şifresi.

O şanlı günü sabırsızlıkla bekliyorum. Bunları şuan okuyor olmanız ise hiç bir şey değiştirmeyecek. Ne zaman hanginize geleceğimi asla bilemeyeceksiniz, ama ben orda alacağım.
En beklemediğiniz ve belki de en güvendiğiniz yerde.
Çantanızda!



24 Aralık 2010 Cuma

‘Maya’ lı, bana düşman mısın?



Foton çağı. Yani bizim anlayacağımız haliyle ‘ışık çağı’. İsviçreli bilim adamları ve Norveçli balıkçılar,  maya takviminde bahsedilen boyut değişimine iyice açıklık getirmişler.

Söylenilene göre foton çağında insanlar birbirlerinin düşüncelerini okuyabilecekmiş.
Şimdi arkadaşım, öyle bir şey olmaz. Öyle dünyada yaşanmaz. 
Fotonunda değilim, taş üstünde taş kalmaz. 
Bu durumu iyice kavramak için şimdi zamanda bir miktar geriye gidelim. 
Bir miktar dediğim yüz otuz bin yıl kadar. 

Görüyoruz ki insan toplum içerisinde yaşayan bir varlık. Fakat esasında toplum halinde yaşamak hiç de onun yaratılışına uygun değil. O hâlihazırda tam bir bencil gibi kendi kararlarına yoğunlaşan, çoğu zaman çevresini dinlemeyen, kendi dedikleri üzerine yanıp tutuşan bir varlık. Ayrıca toplumla yaşamaya uygun olmaması yetmiyormuş gibi kendi başına ayakta kalmayı da beceremez. Börtü böceğe, hayvana yem olur, açlıktan ölür. İlle de topluma muhtaçtır. Esasında hani sanki evrim bu yaratığı zorla silmek istemiş fakat kendisi ısrarla ‘hayır silinmeyeceğim gerekirse toplum halinde yaşarım yine de silinmem’ demiş ve evrim basamaklarını tam bir sinsi gibi bir bir atlamış. 
Peki bu süreçte neler oldu? İnsan kendini topluma nasıl adapte etti? 
Çok basit. 
İnsan yalanı buldu. 
Yalan ve eksik bilgi sayesinde insanın en önemli varoluş becerisi ‘birbirinden bilgi gizleyebilme’ oldu. Bu sistem içerisinde elbette evrildi ama kafasına göre evrildi icabında. Düşündü dedi ki; ‘yahu bu benim kankamın sevgilisi taş gibi, ama şimdi bu bilgiyi arkadaşıma vermenin ne lüzumu var’ ya da sevgilisi geldi sordu ‘tatlım bu elbise beni şişman mı gösterdi?’ ‘hayır tatlım, her zaman ki gibi çok güzelsin’ dedi, kıvırdı. Bir başka örnek, patronu geldi  ‘onu yetiştirmemişsin, bunu yapmamışsın’ diye vıdıvıdı konuşuyor.  İçinden saydı sövdü dışından ‘peki efendim' dedi. Böylelikle kendi kendine -çok da lazımmış gibi- toplum içinde mutlu huzurlu bir yaşam ortamı yarattı. Hem de stresini bir şekilde kendi kendine yatıştırdı.
Tüm bunları yalanla dolanla becerdi dediysem yanlış anlamayın hemen, bir fesatlık bir kötü niyet yok. Masumane ve naçizane bir orta noktayı bulma, yaşamını idame ettirebilme çabasıydı bu. Adeta bir denge, bir Ying Yang felsefesi buldu insan. 
Böylelikle herkes gerektiği kadar konuştu, kime neyi ne kadar söyleyeceğini ayarladı. 
Hani ne dedikodudan yoksun kalacak, ne de onla bunla arasını bozacak, düzenini dağıtacak. 
Tam ortada, çok ince, çok klâs bir çizgi belirledi. 

Amma velâkin sen gel şimdi elin ışık çağında bunları ifşa et.Yapılır mı adama bu? Ben yıllarca evrileyim geleyim, neyi, nasıl, hangi ses tonumla söyleyeceğim, fikrimi hangi bakışlarla destekleyeceğim, bulayım, ayarımı yapayım. Sen gel bana de ki, ‘herkes birbirinin düşüncesini okuyacak, gizli saklı kalmayacak?’ Olmaz arkadaşım olmaz. Sosyal yaşam biter, yuvalar yıkılır yok yere. Doğal afetlerinize, ışık hızınıza falan bir şey demedik ama burada bir duracaksın.

Gel, bunu bir örnek üzerinden inceleyelim. Misal cemil’i ele alalım. Cemil yirmi üç yaşında bir delikanlı. Bir Pazar günü sevgilisini takmış koluna yürüyor. Dalyan gibi adam, sevgilisi de afet. Yanlarından mahallenin bir genç çocuğu geçiyor, kızın güzelliği görüyor. ‘ah ulan ah, bulamadık ki şöylesini!’ diye geçiriyor içinden. Eyvahlar olsun, artık sır söylendi, pis bir hal aldı.  Cemil şimdi ne yapacak? Duracak mı? Kız da duydu denileni. Cemil mecbur o çocuğun üzerine atlayacak. Neden? E herkes duygu belki ilerde bankta oturanlar da kulak misafiri oldular, düşünceyi okudular. Demezler mi? ‘Adama bak hele, amma pısırıkmış, kalıbına baksan adam sanırsın’ diye. Üzerine uçması lazım Cemil’in. İlle dayaklar atılacak kafa göz patlayacak. Zorla cemili katil ettiniz.
Peki ya onu da geçtim, liselerimiz, onlar ne olacak? Burada ergenden bahsediyoruz. Bilim adamları hala bunun üzerinde çalışıyorlar ama ergenin gücünden ve tutarsızlığından korktuklarından konusunu bile açamıyorlar ortalıkta. foton moton bilmez bunlar, dinletemezsin.
E peki ne oldu sonunda? Yumruklar tekmeler, ellerde yolunmuş saçlar,daha hala foton çağında adam dövdüreceksiniz millete. 
Yazık, avcı ve toplayıcı atalarınızdan utanın, bir şekilde eksiğiyle aksağıyla evrilip bu günlere gelmişiz. Bu saatten sonra bırakın, şu ışığın, uzayın keyfini ağız tadıyla yaşayalım. Emekliliğim geldiğinde ortalıkta kavga gürültü istemiyorum ben.  Hadi bana acımadınız, ortada sürpriz diye bir şey kalmayacak, tek taş bekleyen genç kızlarımıza yazık değil mi?  Ya da kiminle birlikte olduğunu daha medyaya açıklamamış olan Tarkan’a? He? Bunlar ne olacak? Hadi hepsini bırak insan evladı içinden kendi kendine konuşmaya bayılır. Metroda, otobüste, minibüste içinden ‘tipe bak’ ‘anası babası yok mu bunun’ ‘ aha geliyor, yer vermeyeyim de göt olsun teyze’ gibi düşüncelerle her gittiği yerde birbirini izlemek ve birbiri hakkında yorum yapmak zorundadır. Yoksa günü kötü geçer yani. Anlatabiliyor muyum? 
Eğer bu foton çağının arkasında uzaylılar varsa onlara da buradan söylüyorum. O iş olmaz arkadaşım. Bak olmadı ben hafta içi her gün saat 6da çıkıyorum, Taksim’deyim. Okul çıkışı sana da uyarsa, bana bir uğra, şurada aşağıda bir kaç kadeh  bir şey içer konuşuruz. Orta yolda anlaşırız. Yoksa başka türlü sana buradan ekmek çıkmaz. Benden söylemesi.


Not; Bu arada bu adamların adları 'mayalılar' değil 'mayalar', keza araştırmalarımın başında google'a 'mayalılar' yazdım, mayalı poğaça çıktı. Bilginize.



11 Aralık 2010 Cumartesi

Bay Şanslı


Ayıldığımda ellerim arkadan bağlı ve ağzım bantlı bir biçimde, kendi salonumda sandalyede oturuyordum. Hiçbir şey hatırlamıyordum. En son dışarıda arkadaşlarımla eğlenmiş ve eve gelmiştim, bir miktar da sarhoştum fakat bunu hatırlardım herhalde. Kapıya geldiğimi ve anahtarla kapımı zorladığımı hatırlıyorum vee şimdi buradayım.
Bu ne saçmalıktı, birinin aptalca bir şakası mıydı bu,  yoksa gerçekten yaşanıyor muydu? Salon dağılmamıştı, hırsızlık değildi belli ki. Çantam yanımda ve kurcalanmamış gibi duruyordu. Bense, neredeyse mumyalanmış gibi beceriksizce denilecek şekilde bağlanmıştım.
Böyle bir durumda ne yapılırdı ki? Bir miktar kıvrandım. Yok, mümkünü yoktu. Bağırmaya çalıştım sesim çıkmıyordu. Olduğum yerde derin bir çektim, ‘Evet sevgili hırsız ya da sapık her neysen karşındayım, alkol malkol kalmadı ayıldım sayende. Şansa bak! Milletin evine hırsız girer, soyar gider arkadaş. Bağlamak nedir yani? Hale bak.’
Böyle bir durumda heyecanımı, parça sakinliklerle bölmek âdetimdir. Huyum kurusun ki öyleyim. Fakat bir anda iç konuşmamı kesmemi sağlayacak sesler duydum, muhtemelen banyodan geliyordu, su sesiydi bu, kesik kesik su ve hışırtı sesi duyuyordum. Biri içerideydi. Gerçekten biri vardı evimde. İnsan bir anda kabullenemiyor. Kilitlendim haliyle. Tam o sırada karşı koltuğun yanında bir sırt çantası daha gördüm. Tanıdık değildi, adamındı belli ki.
‘Al işte,  mutlu musun şimdi? Kendi başıma eve çıkıcam da, ayaklarımın üstünde durucam da... Al sana ayaklarının üstü! Al sana ev! Hiç dinleme anneni babanı emi! Böyle olursun işte!’ Ben kendi kendime hayıflanırken bir anda salonun kapısında bir adam belirdi. Adam çıplaktı. Evet evet, şuan karşımda boxerıyla duran bir adam vardı. Bir sapıktı o. Deli gibi çırpınıp, bağırıyordum. Adeta çıldırmıştım.
 Koşarak yanıma geldi. ‘ Sakin ol, sakin ol lütfen! Sana zarar vermeyeceğim. Lütfen çırpınma, işimi daha da zorlaştırıyorsun!’ dedi. Durdum. Adamın suratında gerçekten de en ufak bir düşman ifade yoktu, çok temiz yüzlü biriydi. Hatta biraz da şapşal bakıyordu. 35 yaşlarında, kumral, gür saçlı, sakalsız, temiz yüzlü normal boy ve kiloda olan boxerlı biriydi. Kimsenin evine zorla girecek bir tipi yoktu. Suratından ve sesinden anlaşılan benden çok korku ve telaş içinde olduğuydu.
Kafamla işaret ederek ağzımı açmasını istedim. ‘Ağzını açamam, bunu yapamam, çünkü gecenin 3’ünde bu çok riskli olur. Merak etme sorularına cevap vereceğim’ dedi ve salonda volta atmaya başladı. O sırada boxerında yazan şey dikkatimi çekti, Mr. Lucky yazıyordu. Yani Bay Şanslı. Gerçekten Bay Şanslı’nın ne anlatacağını merak ediyordum.
‘Öncelikle çıplak olmam seni korkutmasın üstümü banyonda çıkardım. Üzerine, şey... kan bulaşmıştı. Deterjanlarınla yıkamaya çalıştım ama olmadı’ dedi.
Gözlerim bir anda fal taşı gibi açılınca, elleriyle hayır hayır şeklinde işaretler yaparak ‘Merak etme kimseye zarar vermedim, yani isteyerek yapmadım… Bir şekilde orada olmam gerekiyordu… Mecburdum… Ama benim yüzümden değil… Ben istemedim… ‘dedi.
Pek de şanslı değilmişsin be Bay Şanslı diye geçirdim içimden, ama hareketlerinden ve korkusundan bana zarar vermeyeceğine emin olmuştum artık.
‘İçeri nasıl girdiğimi de merak ediyor olmalısın’ dedi. ‘Balkon kapısı açıktı, oradan girdim, ev boş mu diye bakarken, sen kapıyı açıp içeri girdin ve daha ışığı yakamadan seni bununla bayılttım, pek zor olmadı’ diyerek cebinden pamuk gibi bir şey çıkardı. İnanamıyordum resmen bir Gülşen Bubikoğlu, bir Türkan Şoray gibi eterli pamukla bayıltılmıştım. Ve işin acıklı kısmı onlar kadar da kafam çalışmıyordu çünkü balkonun kapısını da adeta bir enayi gibi açık bırakmıştım.  Üstüne üstlük de eve sarhoş gelmiştim, neredeyse adamın koluna bayılacakmışım. Bayıltmak pek zor olmamışmış! Lafa bak, lafa!’
Adam hem konuşuyor, hem de evin içinde dolaşıyordu. Gözü bir an, salonda alkoller ve bardakların durduğu masaya ilişti. ‘Biraz içebilir miyim?, gerçekten ihtiyacım var şuan’ dedi. Kafamı sağa çevirdim ‘iyi peki’ dercesine, çünkü beyefendinin elinde tuttuğu, sahip olduğum en pahalı içkiydi. Evet bay şanslı gerçekten talihin döndü galiba. Ben bunları düşünürken bardakların birinin içinde duran puroları da fark etti ve onlardan birini de eliyle göstererek, kafasıyla onay istedi. Onayladım ve içkiyi kadehe doldurdu, büyük bir yudum aldı, almasıyla öksürmeye başlaması bir oldu. Yaktı mı boğazını bay şanslı, işte böyle yapar adamı benim alkolüm. Resmen tanımadığım adama küsmüştüm oracıkta. Bıraksındı alkolümü, puromu. Ben kıyıp içemiyorum onları daha. Öksürüğü bitince ‘baya sertmiş’ dedi. Başımı ve kaşlarımı yukarı kaldırıp başka yere bakarak tribimi yaptım oracıkta.  Servetimdi onlar benim.
Pencerenin önündeki koltuğa oturdu. O kadar salaktı ki, mahallenin kızının evinde donlu bir adamın varlığının fark edilmeyeceğini düşünerek salınıyordu pencerenin önünde. ‘Herkesler bilecek oğlum eşkâlini, sen daha uyu bakalım’ dedim içimden. Karşımda elinde içkisi ve purosu oturuyordu. Koltuğun yanındaki ufak sehpadaki magazin dergisini gördü.
Dergiyi eline aldı ve tiksintiyle baktı ve ‘İşte bu papyonlu adamlar… Bu boyalı saçlı kadınlar yüzünden her şey…’ diye kendi kendine sayıklamaya başladı.
‘Onlar yüzünden buradayım ben…’ dedi ve bir anda ayağa fırladı.
‘SEN.. Onlar yüzünden bağlısın aslında ve ben hep onlar yüzünden böyle donla duruyorum!’
Streslenmişti. Beni de strese sokuyordu puştun evladı, hem evime gelip alkolümü içmişti, hem de babasının ahırı gibi bağırıp çağırıyordu. Artık adama karşı olan bütün sempatimi yitirmiştim. Kaşlarım çatılmıştı bir kere. Tam o anda telefonu çaldı. Bir anda siniri iğneyle çekilmiş gibi silindi adamın suratından, tam bir saniyede tüm suratı dehşet içindeydi. Benle göz göze geldi ve açtı telefonu. ‘Ne diyorsun, Mithat? Saçmalama, çok gizli davrandım, kimseye görünmedim. Çok dikkatliydim diyorum sana… yerimi bulmaları mümkün değil. Dur kapatma, ne yapıcam ben şimdi Mithat? Dur!’ Telefon belli ki yüzüne kapanmıştı. Birkaç saniye telefonun boş ekranına sonra da bana baktı. Benim de sinirim bir anda çekilmişti ve evet, şuan korkuyordum.
Kim peşindeydi bu adamın? Ne oluyordu? Ben de olaya dâhil olmuş muydum artık? Tıpkı bir tavşan gibi, bir kulağım bükük kalmıştım öylece. Göz göze geldik. Ve Bay Şanslı hızlıca içeri gitti, biraz sonra ıslak kıyafetlerini giymişti ve tekrar karşımdaydı. Yanıma geldi.
‘Özür dilerim. Rahatsızlık verdiğim için çok, çok üzgünüm.’
Sesi titriyordu, adeta bir kurbanlık koyun gibi çaresiz görünüyordu ve galiba gözleri dolmuştu. Arkama geçti, ellerimi çözdü.  Ayağa kalkıp yüzüme bir kere daha baktı, ‘Çok özür dilerim.’ dedi ve kapıdan çıkıp gitti. Hiç hareket edemedim, kilitlenip kalmıştım. Silkinerek bağların içinden çıktım ve yavaşça ağzımdaki bandı çıkardım.  Bir an ağzımdan hiç ses çıkmadı. Yaşadığım birkaç saat çok mantıksız geliyordu. Yaşanmamış gibiydi. Saate baktım 5 olmuştu. Hava aydınlanıyordu. Hala bir şey söyleyemiyordum. Masadaki şişeyi gördüm ve onu boğazımdan aşağı diktim. Yakmıştı beni de. Kafamı indirdiğimde koltuğun kenarındaki çantayı tekrar fark ettim, almayı unutmuştu. Tekrar tekrar çantaya dikiyordum gözümü.  İçerisine bakmak dahi istemiyordum. ne vardı ki içinde. para mı?, kesik kafa mı? ne vardı yani?
Ulan dedim, hangi beyinsiz olayın ortasında en önemli şeyi unutur gider. off. camdan atsam bi dert, açsam, yok etsem bi dert, arkasından mı koşıyım napıyım? stresle iş yaparsan olacağı bu. Mal mısın arkadaşım? salak mısın, mafya lan bu. zayıf halka bana çattı amk. dahil olmak istemiyorum ya ben bu işe. hem tecrübem yok hiç, leğende falan boğarlar beni. ölmek istemiyorum ben ya, daha gencim ben, daha üniversite bitecek, yüksek var daha, bankada birikmiş param var allahsız herif.
hay senin çantalı mafya zincirine de, şanslı donuna da ulan.
hay senin fonksiyonsuz beynine de, stresine de,
hay senle yarışıp geçemeyen sperme be.