27 Kasım 2011 Pazar

İlk insan Salih

'Bir Neandartalin Anıları'

Her şey ağaçların falan tepesinde başladı. O gün yine ağacın birinde uyandık. Yan ağaçtakilere bakındım, en büyük dalı ben kapmışım. Ama nası rahatım, konforum falan tıkır, sabah sabah esneye kaşına gerinirken, küt dedim düştüm aşağ. ‘Vay’ dedim içimden ‘mal salih, dört elin bi kuyruğun var lan, bu kaçıncı amk!'
Yerde öyle malak gibi yatıyorum.  Yattığım yerden yukarı bağırdım. ‘Çıkmıyorum lan çıkmıyorum bu sefer, aşağda kalıcam.’ Ayı gibi güldüler. Sinirlendim. ‘Ne var lan ibneler, aşağısı daha güzel hem, sizin uzanıp da alamadığınız elmalar armutlar hep burda bi kere!’

Ağacın önüne uzandım bütün gün. Elma armut kısmetimize ne düştüyse yeriz dedim ama, yere düşen meyveler hep çürük çarık, adam gibi bişeyin düştüğü yok, her yer çerçöp. Bi de geçen gün gördüğümüz bıyıklı pençe var. O buralardaysa sıçırtır yalnız. Tam ben bunları düşünüp kaşındığım sırada, minik fare gibi, hayvan gibi, bişey geçti önümden. ‘o neydi lan’ dedim, bi baktım hayvanın teki. Kimdir nedir hangi familyadandır tanıyamadım. E yıllarca ağacın tepesinde tabi, bi aşağı inen olmadı ki bilelim şu mahlûkatı. düştüm peşine. Ben gidiyorum o gidiyor, bi de hızlı ki pezevenk, pıt pıt zıplıyo. Küçük ama etli butlu, toparlak.  Ben kovalıyorum o kaçıyor. O maymun suratlı seyfi de ağaçların tepelerinden beni izliyo. Dikkat çektim tabi. Ben bir gaza geldim, kovalıyorum hayvanı. Yaa seyfi bey nasılmış ordan izlemek, ben kovalıyorum o kaçıyo işte, siz anca tırsıp ağaçlara çıkarsınız. Aslanlar gibi yerdeyim ulan, geliyosa da gelsin o bıyıklı pençe!!

Tam ben gösterimi yaparken bir anda bir sessizlik. tepelerden ses kesildi. Havaya bi gariplik, bi gerginlik. O saniye kaçan hayvanı gördüm. Atladım üstüne, bi sefer de tuttum bacağını, tutmamla soktum ağzıma, ısırdım kopardım! Ağzım yüzüm kan ama nasıl! Bir gurur bir gurur! Tadı da güzelmiş he!  Kaldırdım hayvanı böyle suratlarına suratlarına sallıyorum!! Gördünüz mü lan en büyüğü!! Ne haber lan Seyfi, hala o kurtlu kirazları ye dur daha! Hehey be, mis gibi hayvan!! Hahaha!!!! Kimmiş buraların sahibi? Kimse cevap veremedi bi an. Seyfi abi de çıt yok.

‘Roaöoarrr..haıırrr..rrr…’

Yavaşça arkama döndüm…
Hananskim pençeli! pençeli laaağn!!'
Tam karşımdaydı, bana bakıyordu. Bense elimde bacağından ısırdığım hayvanla donakalmıştım. Çenemden kanlar damlıyordu ve hayvanla gözgözeydik. Elimdeki bile çırpınmayı bırakmış, kaskatı olmuştu.  Zaman durmuştu. Aklıma ilk gelen şeyi yaptım.
hayvanı fırlatıp koşmaya başladım. Sanırım kafasına geldi, bilmiyorum. Baya bi koşmuşum. Bizim ormandan da baya bi uzaklaşmışım.
İşte yuvadan, vatandan, toprağımdan böyle ayrıldım ben. Ayırdın beni ibne Seyfi!
Neyse ben nefes nefes koşuyorum tabi, ilerde bi ufak mağara gördüm, girdim içerde bekledim biraz. Ya takip ettiyse, ya peşimdeyse, ulan dedim ‘sıcacık ağacımı, dalımı bırakıp nerelere geldik mına koyim.’ Seyfiyi falan sallamaz, paşa paşa yaşardım, zaten karşı daldaki zehranın da bende gözü vardı, ailemi yuvamı kurmuştum şimdiye.  Hem korkuyor hem sinirleniyordum. Yerden taşın birini aldım yere vura vura hıncımı taştan çıkarıyorum. Sinirlerim boşalmıştı, dövüne dövüne sızlanıyordum. Tam o anda mağaranın karanlığından birşey belirdi. ‘laağğğn’ diye korkuyla taşı kafasına atmışım. Ah dedi, yanına bi gittim, aynı benim gibi kuyruklu.
‘Abi’ dedim ‘kusura bakma, öyle karanlıktan çıkınca aklım yürüdü.’
‘napıyon lan, kafamı yardın pezevenk’ dedi
‘ne bilim abi heyecanla oldu’ dedim.
‘sıçtın ağzıma’ dedi,
‘kusura bakma’ dedim.
Kafasını yaran taşı eline aldı mağaradan çıktı. Taşı ilerdeki ağaca attı, sonra yerden bi tane daha aldı, onu da attı. ‘Abi napıyon onla’ dedim ‘Bunlarla talim yapıcaz sonra ufak hayvanlara atıp yakalıycaz. Bişey eksik diyodum sonunda buldum. Taş! Bununla avlanıcaz! Artık elma armut yemiycez. Ben de senin gibi ağaçtan düştüm diyebiliriz sonra ben de kaçıp buraya saklandım. Ayrı yerlerden ayrı zamanlardan geldik ama kaderimiz aynı salih’
Hasiktir adımı nerden biliyordu. Onunla ilgili gerçekleri çok sonra öğrenecektim ama şimdiden tırsmıştım.
‘Abi sen kimsin? Nolur söyle şimdi taşı kafana atıp kaçıcam’ dedim
‘Adım Ekrem, çok fazla soru sorma sadece dediklerimi dinle bundan sonra’ ‘işimi zorlaştırmadan yakınlarımda dolanırsan senin de hayatın kurtulur’

Ekrem abi haklıydı, her yer taşlarla doluydu. Her şey gözümün önündeydi işte. O ne yapılacağını biliyordu belki çok uzaklardan gelmişti ama her şeye hakimdi. O ne derse yapacaktım ve türümün yanından ayrılma hikâyem işte böyle başlamıştı. Bu maceralı yolda hem can dostumu hem de öğretmenimi bulmuştum. Kim bilir beni neler bekliyordu. Daha ateşi bulup, silahları icat edecektik, mamutlar yiyecek, kabilenin kızını isteyecektik.  Bütün bunlardan habersizdim daha, ama hazırdım. 
Uykuya dalmadan önce ‘İyki düşmüşüm o ağaçtan’ dedim kendi kendime ‘iyki düşmüşsün salih!’...



17 Kasım 2011 Perşembe

Bi serinlik geldi mi?

Paylaşırsan içini bir mutluluk sarabilir,
belki de sonsuza kadar lanetlenirsin,
veya yerde yüz lira bulursun.
Seçim Senin!




9 Eylül 2011 Cuma

Sen hiç bira içtin mi?


Saate baktım, yuh. Hayvan gibi uyumuştum yine. Saat 1 falandı. Havada acayip bi güneş. Odamın camını açtım ve yan inşaatın sesleri eşliğinde birayı düşündüm.
BİRA!

Örneğin bu baharımsı aylardan birinde dışarı çıkarsın, hava geç değildir ama erken de sayılmaz yani aynı bugünkü gibi işte 1, 2 anca vardır saat. Açık bir mekâna gider oturursun 2 bilemedin 3 kişi, kalabalık bozar çünkü. Hava ne soğuk ne sıcak, tam kıvamındadır ve yumuşak bir esinti de vardır bir yandan. Oturduğunuz yerin tam arkasına, tam da senin oturduğun yerden harika izlenebilecek şekilde  hayvan gibi ışık yansımaktadır sokağa. Apartmanların arasından o apaydınlık ışık parçası üzerinize yansır. Hiç birinizi rahatsız etmez, göze girmez, yer değiştirtmez, ibnelik yapmaz kimseye.  Sadece o kadar yakındadır ki, verdiği tatlı sıcaklık hissediliyordur kenardan. Tam da şansa bak ki, sen de havadan biraz daha ince giyinmişsindir o gün. Yani hani uzun kollu da olurdu da, bi tşörtle çıkmışsın işte güvenip. İşte o tatlı ışığın sıcaklığı, o esintiyle birlikte kollarına değer, böyle bi etrafında dolaşır, bi hoşuna gider. Edalı, işveli, köylü güzeli işte.

Tam bu an yaşanmaktayken, tam ‘oh lan iyki çıkmışız dışarı’ dediğin anda garson biraları getirir. Ah o gelen biralar!  Bi kere soğutulmuş bardaktadır kesinlikle, buz gibidir. Tazeliği daha camından yansıyan sapsarı ışıltısından bellidir. Köpüğü ise çok azdır, yok gibi. Sadece tepede incecik bir örtü gibi yayılmış ilk yudumu almanı beklemektedir.
İlk yudumu alırsın. Bir anda ağzını doldurur, hem gazlı hem serin, ağzındaki tüm kuruluğu silip alır. Buz gibi kocaman bir yudum. Boğazından aşağı yuvarlarken hele, geçtiği her noktayı hissedersin. Her parça serinler boğazında. Allahım! Kusursuzdur! Ardından direkt olarak beyne giden emirler ve suratta oluşan kaçınılmaz gülümseme. Hele her yudumda zaten güzelleşen kafanın lafını bile etmedim daha.
İşte bunlar kafama vurdu sabah sabah. Dedim ben içiyorum.  Buzdolabına baktım, murphy kuralları işlememişti bu kez, bira vardı. O içemediğim, ellerimde ısınan teneke bira.  Çıkardım dolaptan. İnatçıydım, yamandım. Evdeki en büyük bardağı edindim. Feysbukun karşısında açtım birayı, bardağa döktüm dikkatlice. Bardak bu alman bira bardaklarına benziyordu biçim olarak. Ağzı daha geniş, aşağı kısma indikçe daralıyodu. Koyarken sıkıntı olmadı köpük de oluşmadı, mutluydum.
Hepsi sığmadı bi tek, ‘bi kısmını içeyim de, gerisini de koyayım’ dedim. Ben bardaktan bi yudum alayım derken; bardağın kusursuz aerodinamiği, dengesi, tutuş kolaylığı ve hafifliği, ve biranın soğukluğu ve o lanet ışığın oda penceremden içeri hayince girişi yüzünden ilk yudumun ardından gözlerimi kapatmış ve lakur lukur bardağın nerdeyse dibini görmüştüm. Tüm boğazım açılmıştı sabah sabah,  midemde serinliği hisediyodum resmen.  ‘yuh o neydi beahh!!’  ifadesiyle yalanmak eşliğinde  kalanı da bardağa döktüm. Bi kaç dakika sonra aynı iştahla onu da yuvarlamıştım zaten. Biram bitmişti, hayatımda ilk kez birayı bu kadar zevk alarak ve hızlı içmiştim.

Sonra zaten feysbukunu da geçmişim, yutubunu da; bana bi kafa geldi, ama nası bişey, allaaaah. Daha kalkalı 10 dakka olmuş, dönüyorum olduğum yerde. Sanki bulutların üstüne kurmuşum bilgisayarı, kah kah kah ne bulursam gülüyorum. Bir sürü fotoğraf kaydediyorum, siteler, müzikler, chatten her gördüğüme sarıyorum. Kendi başıma eğlenme sınırlarımı aştım oracıkta. Tek bira he, dahası yok.
Ben bi 2 saat sonra falan kendime geldim tabi. Masamda bira kutusunu, boş bardağı gördüm. O anda bir şeylerin başladığını anlamıştım. O kahverengi sarı kutu daha anlamlıydı artık, bardağın dibinde kalmış köpük yavşamamıştı, daha bi karakterliydi durduğu yerde. Tümüyle, o anla ilgili her şey doğruydu.  Tüm kodlar dökülüyordu gözümün önünden, bira o gizli kapısından beni içeri almıştı. O portaldan girdiğim sürece onu yaşamıştım, başka hiçbir kafaya eş değildi ve olamayacaktı. İlk defa BİRA içmiştim gerçekten. Bir ezoterik bilginin bilincindeydim artık. Sıkıntı bira da değildi. ASLA! Nasıl içildiğindeydi! Ve bütün dünya yanlış içiyordu birayı. Bardaklarımız, şişelerimiz, lanet olsun her şeyimiz yanlıştı.


Teneke kutular biranın tadını gevşetiyodu, cam şişelerin ağzı çok dardı sürekli hava içirttiriyordu, barlardaki ellilikler ise çok silindirdi, içerken kola binen ağırlık öyle fazlaydı ki içme keyfini düşürüyordu zihinde, ‘bira bardağını tutmaktan yoruldun’ bilgisi beyne gidiyor bıraktırıyordu bardağı, bilinç altı mutsuzlukla ayrılıyordu o bardaktan!!!  bira = mutsuzluk diyecekti yakında. Her şey çözülüyordu işte birayla ilgili! Her şey apaçık ortadaydı çünkü!
Peki, neden? Neden bu yanlış sürüyordu? O an gözlerimi kıstım. Anlamıştım. Lanet olası sistem dedim içimden. Kesin bunu benden önce bulmuş olmalılar. O lanet olası çirkin şişeleri ve biralarıyla belki kafamızı daha geç getiriyor, böylelikle daha çok satın almamızı sağlıyorlardı. O lanet patlamış mısırı bedavaya vermenizden belliydi zaten. Sistem bir kere daha kazanıyordu işte, lanet biramızı da kapitalist şartlara göre içiyorduk.
Hayır dedim! Hayır! Biz bira içenler! O kafayı hemen, şimdi, ve hak ettiğimiz gibi istiyoruz! Sizin çevir aç kapaklarınız varsa bizim de beş kat güzel kafamız olacak! Şimdi soruyorum size sistem bize baktığında ne görecek ha? Tekele girip, o bize layık gördükleri biraları alıp çakmağın arkasıyla kapağı açınca yavşak yavşak gülen suratımızı mı, ne kadar embesil olduğumuzu mu ha? Uyan gençliğim uyan! Bira elden gidiyor, kafa elden gidiyor gençlik!

Hemen en yakında bulduklarıma koştum! Duyun! Dinleyin! Birayı ev bardağıyla için diye haykırdım.
Sesimi duyan, birasını bir kere uzun ev bardağıyla denesin. Pişman olan bana gelsin, bi de benim evin bardağıyla denesin.
Korkma ey okuyucu, bira sana da kendini gösterecek. Orada mutluluk var, ferahlık, serinlik var. Golden retriverlar ve güzel kızlar var orda anlıyor musun? O yüzden sen de gel, katıl bize. Nası yapıcam diye korkma, ilk yudumu aldığın gibi yanımızdasın zaten!


not: buyrun arkadaş. bilim kanıtlamış teorimi, artık kendimi test edilebilir bulmuyorum. direk doğruyum işte.
http://the-scientist.com/2012/08/31/glass-shape-speeds-drinking/#disqus_thread


22 Mayıs 2011 Pazar

Öncelikle sokayım markalara

Ama yine de,
O çekicilik, o kenardan parlayarak bakan güzel düğmeler, o fermuarın ‘ben markayım’ diyerek kibarca cırt etmesi.
Şimdi sakin ol.
ve yavaşça 300 lirayı uzat.








25 Ocak 2011 Salı

Dedemsin, Dionysos!


Dionysos’u seviyorum.
Millet akıllı olun, edepli olun, güçlü olun, ahlaklı olun ya da en olmadı güzel olun gibi mevzulara takılmışken, Dionysos hoplaya zıplaya çayır çimende gezerek, şarkılar türküler söyleyip insanlara sadece ve sadece eğlenceyi öğütlüyor.
Ne edeceğini kime gideceğini bilmeyene ise üzümün en tok, en yüce hali olan şarabı öneriyor. 
Adam akıyor şenlikte şenliğe, karıdan kıza, üzümden şaraba. Adam yaşıyor yani.Ben bu adamı sakalından öperim. Dionysos şenlikleri yapalım olum valla lan. rock'n coke u siker atar öyle deyim sana.

Tüm tanrılar gibi bu da bir hikaye olabilir tabi.
ve bunu ilk uyduran kişi benim büyük büyük dedemden ağrı akrabam da olabilir. Çünkü ancak güçlü bir kan bağı bende böylesi bir hayranlık oluşturabilir.

Eminim ne büyük bir neşeyle o gün yatağından kalktın ve aklına gelen böylesi bir kimliği, etrafına toplanan herkese anlattın. Eğlenmenin, eğlenebilmenin ne büyük bir lütuf olduğunu biliyordun. 
Ben de biliyorum, çünkü ben de olsam aynını yapardım,
'Eğlenin, keyif pezevengi olun. Bilinciniz bazen sizi korkutur endişeye salar, arada bir onu kapatmayı bilin, bunun yollarından biri alkoldür, tadın. sevişmek en doğal mutluluk yoludur, ondan da geri kalmayın.' der dolanırdım.

unutmayınız sayın mitoloji sever,
Tanrılar, onlara inananlar oldukça vardırlar.
ve randıman için lezzetten feragat edenler elbet hakettiklerini bulurlar.