17 Mart 2012 Cumartesi

Oyun Kafası: Eskiler


Bir miktar geçmişi load ediverelim şimdi.
Atari salonularında başladı herşey. Tilt makinelerine olan aşkım hala bakidir. Bazen sinsice yaklaşıp biri ekstra topu oynamadan bırakmış mıdır diye bakarım. O parlak metal gülle oradan bana bakıyorsa, kenarda sevap bulmuş mümin gibi gözlerim parlar, kudurrum.
Langırt vardı bi de, ama onda sıfırım.  Beden dersinde futbol sınavından kaldım ya ondan heralde. Yayvan beyaz diskli bi oyun vardı, karşı tarafın kalesine sokuyorsun, mıknatıslı masada oynanıyor falan. O mıknatıslı masa, zamanların en teknolojik aletiydi, çoluk çocuğun elinde heba oldu canım sistem.

Tetrisle gönül bağı olmayan olamaz zaten. O çubuğun ibnelikleri. Bi de hiç baymaz tetris. Yani al yanına git, nereye gidiyosun, 15 saat git. fıt fıt oyna onu. Kıl ol, ilerle, save edeme, sadece çok ilerlediğinde 'hasiktir, ne biçim ilerledim’ diye düşünebilmek için 5 sn falan pause edebil. Sonra devam et ve herşey üst üste gelsin, yapama sinir ol. ‘skerler lan oynamıyorum’ de ama bu tribin cooldown u sadece 15 dk falan sürsün. Yine başla, hırslan.

Tabi ki atari; ve hiç abartmıyorum o zamanlarda ortalama bi çocuğun en büyük hayal kırıklığı; 9999 oyun var yazan kasetten 3 tane falan oyun çıkmasıydı. Bi de o hain kaset yanında gelmiştir oyunun 'ulan’ dersin, ‘adamlar bi dolu oyun vermiş helal olsun.' Hepsi aynıdır, yıkılırsın. Yetmezmiş gibi adları haince 1, 2 diye değiştirilmiştir. Mario'nun 129a kadar seri olarak gitmesi biraz kıllandırsa da 'yok lan' dersin 'koskoca gavur aleti.' halbuki gavura asla güvenemeyeceğini anlarsın o an.
ve doktor mario berbat bi oyundur.
ve 250ye kadar denerken artık ümidini çoktan yitirmişsindir, direnir sonuna kadar gidersin. İşin gücün yoktur çünkü, ve diğer oyuncaklarına dönmek için de çok geçtir artık. Bir kere tadına varmışsındır ama evde yapılmış dondurma gibi bir hayal kırıklığıdır sonuç. 
Ama herşeyi geç, en büyük bireysel başarımızı da atari sayesinde edindik bence. İçgüdüydü ve hepimize oldu.  Çalışmayan oyunun arkasına üfledik biz. Öyle bi üfledik ki şiştik ve kızardık. Ama çalıştı. Ve hatta çalıştırdık, şu tabir yalan olmaz ki biz onu 'tamir ettik'. Ah herkesin içinden 'napıyor ki lan' dediği ve oyunun açıldığı an, o tatmin… aynı zamanda ‘nası oldu ki lan’ düşüncesi, ama herşey çok mantıklı falan.
Ayrıca süper oyunlar da vardı içinde, misal ilk başlarda göze çarpmayan ama sonradan bir efsane olduğu fark edilen 'battle field'. Ve kendi fieldını yapmayı keşfeden herkesin, o korunması gereken kartalın etrafına çelik duvar ördüğü gerçeği. Evet, artık itiraf edelim bence. Hatta geri kalan kısımları çimenden yapıp, arasından tankları vurmalar falan, hepsini biliyorum çünkü. Ama sorun yok atari süper bir şeydi, bi tek pek sağlam değildi. Benim silah aparatım 2 gün içinde bozulmuştu ve tanıdığım herkesin silahı da. Ben o yıllarda başarıyla çalışan, çocuğu delirtmeden, onu geç babasını delirtmeden çalışan bir silah üretildiğini sanmıyorum. Neyse zaten o oyunun pek oynayanı da yoktu, pek sallamadık. Anısı var şimdi, bişey demiyorum.

Mario9 vardı bi de, ve galiba dünyada sadece kuzenlerimde vardı benim. Ne bulabildim ne bişey, internette milyon tane var kasamam o kadar, kimse de hatırlamıyor. Böyle yumurtaları buluyoduk, içinden çıkan hayvana biniyoduk, uçan dinozor vardı, koşan vardı. neyse gene başlamıycam ama vardı işte. Ve süperdi.

Nedense soniği hiç sevemedim, 'ben değmedim ya saçına değdi, ucuna' diyodum. Sinirim bozuluyodu o saça. Çok da haklıydım çünkü saçına değince yanmazdın eskiden. Yaşanmışlığıma ters geldi o benim.

Gameboylu anım çok yok, gameboyum yoktu zaten, ben klasiğe kasarken renklisi çıktı falan sonra da bişey oldu bilgisayar cover etti mevzuyu. Bi prince oynardım onu hatırlıyorum bi, onun da içine üfleniyodu, pilleri ısırılıyodu.

Bilgisayar deyince diskette karışık oyunlar derim. Biri de -bence yayılma noktası okul bilgisayarları olan- 'volfied'.  Yılanla başlıyodun hani ekranı kapata kapata sıkıştırıyodun yılanı da 85i geçince bölüm geçiyodun. Hani 'benim abim bitirdi bunu' olan ama şaibelerle dolu, gereğinden zor oyun.

Max payne' e rastladığımda tamam dedim oyunum bu benim, babam bitirmişti, bana yolladı. Dedim yuh babam bitirmiş ben daha duruyorum, kastım ben de bitirdim. O lanet olası rüyalarda çıkışı hiç bulamadım, döndüm durdum buğulu buğulu. Yıllarca beşiktaş pasajında 'abi meks peyn 3 geldi mi' diye arandım hep, gelmedi sıçtığım. Ama film geldi, bence tırttı.

Black and white geldi sonra bir yerden elime. O da tanrıcılık oyunu gibi bir şeydi. Sana tapan insanlar var onlarla ilgileniyorsun, isteklerini yapıyorsun falan, uyuz olduğunu denize atabiliyorsun. Adamın oğlu kaybolmuş dağlarda bul getir diye yalvarıyor, aranıp buluyorum, ölmüş. Adam basıyor küfrü, bi teşekkür yok. Nankör işte. Bi iyi cücemsi bişey vardı yardımcın, bi de kötü olan. Kötü çok sevimliydi şeytan kafası yaşıyodu. Keselim biçelim öneriyordu habire.

Bi de ben rambo oynuyordum kimse bilmiyor yine onu. Evet adı falan baya tırt ama, hayvan gibi de korkuyordum oynarken. Kapılardan köpek çıkardı, ekranı tokatladım bi kere.

Dyna vardı, yine az bilinen ve benim babamdan öğrendiğim. 8 ada geçiyordun. Bomba bırakıyordun. Son bölüm tavşanlar falan. Kimisi bomberman'le karıştırıyor bunu, o değil, daha zevklisi.

Sonra counter strike. Kantıra gitmek. 6 kişi beşiktaşta adekse giderdik, hatta bi mustafa abi vardı bana bilgisayar toplamıştı sağolsun. Fena değildim kantırda, ama zıplaya zıplaya headshot manyağı edenlerden olamadım hiç, o kadar çinlisi değildim zaten. De dust'da oynardım en çok, bi kere köprünün altında konteynırların arkasından yanaşıp, yukarı pusmuş bi herifi, bak yalan değil yeminle 10 kere falan aldım. Müthişliğimden değil ha, direkt oradan gidiyordum, o da hep aynı yere çıkıyordu, naaparsa yapsın alıyordum işte, şanslıydım heralde. Bi de pusanlara kıl oluyordum, gaza gelmiştim ben de. Adam oturduğu yerde hırslanmıştı. Kalkıp bağardı adeksin içinde 'kim lan bu jj' diye. evet jj y di adım, baya embesil. Ha, grupta tek kalınca büyük stres olurdu bide, herkes seni izliyor biliyorsun, geril geril, bi anda çıksın karşına adam, direk öl. Yerinde korkudan ayrı öldün zaten. Ha bu arada ufak bi not; ben bu oyunları oynarken bilgisayarımın tüpü patladı da, arkasında duran kuş öldü korkudan. Ödü patlamış dediler. Çok fena. He bi de terörist oynardım tabi ki, asla counter olmadım. (aynı wow da ally olmayacağım gibi, for the horde!)

Playstation tabi ayrı bir çığır açtı. Sabah akşam crash bandicoot oynardım, bazen toplaşıp arcade yapardık. O kadar müthiş bir oyundur ki, cidden, ilk versiyonunu mutlaka deneyin bilmiyorsanız. Ben indirmeye çalıştım baya kasış artık eski oyunları bulmak çalıştırmak falan.

Ayrıca third person shooter bir insan olduğumdan, tam bir resident evil çılgını idim. Zaten zombi filmlerine de bayılırım. Oyunlarıyla kudurdum bende, napiyim. Bu arada ben bu Tükiye’nin ilk zombi filminde, ‘ada’ydı galiba adı,  gönüllü zombi olmuştum.çekimlerin sonrası o halde eve gelmiştim, otobüstekiler baya bi kitlenmişti.

Başka bir müthişlik abidesi god of war tabi ki. Kratosun her tanrıya atarlı tavrı, belinde türlü türlü efsane silah. Hiç abartmıyorum o blades of chaos’u hatırla bi; zincirin ucunda bıçaklar böyle, döndürüyo, takıyo bıçakları, çektiriyo falan. Dünyayı kontrol ederiz onla da,  başımıza götümüze vururuz muhtemelen, sıkıntı olur. Yani. Ayrıca bu oyunlar başkası oynarken de izlenebilen, kalabalığa hizmet eden müthiş şeylerdi, hiç bi türlü baymaz, etmez.
Bir ara da, bak ne zamana geliyor tam hatırlamıyorum cep telefonları yeni çıkmıştı, snake vardı. (Ondan sonra da space impact oynadık ama herkes bilmez onu) O snake sınıfta öğlen tenefüsünde açılırdı ve herkes oynayanın etrafına toplanırdı. Oynayan bi stres, bi gaz, bi keyif, hayvan gibi kasardı.

Şimdi angry birds var. Dünyadaki en aptal şey. 2 yaşımda, küpleri karelere sokmaya çalışırken bile daha çok eğleniyordum. 
Biliyorum; hiçbir çocuk bizim o triplerimize giremeyecek şunları oynarken, bu da bir gerçek. 
Oyun iyidir, evet, ama güzel oyun daha iyidir bence.




5 Mart 2012 Pazartesi

Sörvayvıl başlasın!


2012’deyiz ve mayalar geldiğinde ‘mass destruction’ başlayacak.  Peki yer yarılıp, gök içine büküldüğünde, sen nerde olacaksın?
Hiç ciddiye almadın dimi bu güne kadar ‘brak yea’ dedin, sırıttın.Ciğerinizi biliyorum olum. Filmine gidip etkilenip tırstınız, ama üç gün konuşup unuttunuz işte. Ama sıkıntı yok. Kıyamet koptuğunda beşiktaştan servis kaldırıyorum. Bak şimdiden söylüyorum sonra ben bilmedim yok. Toplayabildiğimi toplarım, ordan ver elini Kanada. Orda muhtemelen uzaya kaçma aletleri veya okyanusun içinde yaşama gemileri kurulmuştur, sığınaklar bekliyodur.

Hem bence bir kıyamet senaryosu, zombisiz olabilemez. Şöyle ki, dünyanın dört bir yerinde kuduz insan yok mu? var. E, elin mayası gelmiş, vıj vıj dolaşıyo ortalıkta kim tutucak kuduz adamı? Kuduz fırlıycak sokağa, önüne geleni ısırıcak; al sana ‘zombiland’. Herkes ciyak ciyak bağırırken bizim planımız hazır olacak! Bir şekilde kendimizi kanadaya attık attık. Ordan da hop survival gemisine, cruise kafası işte, bizden kralı yok. 

Ayrıca ‘bizi almazlar lan’ deyip planımı baltalamaya çalışanlar olacak. Onlara buradan ‘bi yol dinle hele’ diyorum. Kanadalıyı araştırdık heralde, bizde yarım plan olmaz arkadaş, akıllı olun. Kanadalı dosttur, insandır. Merhamet timsalidir. Yere düşeni kaldırır, sarılır öper. Borç verir geri istemez; duygulu, içli adamdır. O yüzden Kanadalı karşısında en büyük silahımız, selpakçı çocuk edebiyatıdır. Bak hep çalıştığımız konular; Sağa eğik burulmuş surat, sümük akışmış burun ve hüzünlü göz. Olmadı, beceremedim dersen; en bildiğin yerden gireriz kanks, küçük emrah şekli yaparız. Ekmeklerimizi çıkarır birbirimize yedirir, ağlarız. Arka fonda ufaktan melodi yükselecek ‘ahk anam anam…’ bunları yolda çalışırız hep. Bak gene memleketin bir potansiyelini fırsata dönüştürdük işte. İki suratını ekşiticen, mis. 

Aslında direk sığınak yapmak da mantıklı.
Yer altı sonuçta. Yer küreye güvenebilecek miyiz? Sismikle ölçmek lazım onu.
Tamam, yanımıza alınıcaklar; 1)sismik, 2) fener, 3)ekmek
Ama kazı yapıcaz sonuçta onu metalle kapamak lazım 4) metal.
Yemek olarak ekmek dedik. Ekmek yemezsek doymayız biliyosun. Ha bide konserve her şey. Tabi canımız pringles filan da çekebilir, ama dur daha patlamış Migrosa filan girip her şeyi beleşe alıcaz zaten. Girer girmez market arabalarıyla girişiriz Migrosa, ikişer kişi reyon reyon bölüşürüz. Yoğurt falan lazım, bira, sigara falan. 3M Migrosa çekerim ben, orda yedek lastik bile vardır.

Discovery’de adamlar survayving kasıyolar, timsah falan yakalayıp yemişler. Biz de yaparız yani nedir ki. Ben de geçen bu NTV’deki böcek yiyip, çişini içen adamı gördüm; bataklıktan çıkmayı öğretti, gayet de kolaymış. Kimseyi bataklıkta komam yani. Bak, planımız tıkır tıkır.

 En sıkıntılı iş su kaynakları, koşarız paso mal gibi ‘su nerdeeeğğ’. Ama yine sıkıntı yok çünkü Migrostan aldığımız suyu adam gibi kullanıcaz demek ki, öyle kafaya dikmek, su savaşı yapmak yok. Bu arada su savaşı yapmayalı binyıllar olmuş gibi geldi şuan. Kararımı değiştirdim, hemen orda yaparız su savaşımızı, çünkü zaten kıyamet kopmuş amık, içimizde kalmasın. Hem su berekettir, kısmettir.

Vay canına ufak ufak yerine oturuyor her şey. Tüfek falan da lazım bu arada, avlanmamız gerekecek, gerekirse adam vurup yiycez yani. Ama ‘bıçak şarjör istemez’ diye de bi laf var sonuçta. Aslında öyle bi laf yok, az önce ben uydurdum. Nasıl ama? Bence tutar bu laf, şansı var. O ortamın hiti olur bak, ben diyim. 
Birinizin üstüne elbet bi zombi gelicek. Silahına davrandın tetiği çektin, cık, mermi kalmamış. zombi geliyo yamul yumul, bi de gördü mermi yok iyice keyiflendi pezevenk. sen çak çuk basıyosun tetiğe, nafile. Ben tam senin gözlerin belerdiği anda kenardan çıkıp beyninden bıçaklıyorum zombiyi. Zombi yerde, serilmiş, 2.80 yatıyo, fış fış kanlar her yerde.  Bıçağın kanını pantolonuma silerken, ufak bir gülümsemenin ardından ‘bıçak şarjör istemez kanks’ diycem. ‘Görmemiş gibi harcamayın lan mermileri, half life değil bura’ diycem. Gaza gelip bağırabilirim biraz, o kadar olucak artık.




2 Mart 2012 Cuma

'Olum resmen olgularla destekledik' M.Cerit


Size biraz ceritten bahsetmek istiyorum.
Cerit'in en önemli özelliği bıyıkları ve yeşil kazağıdır. Yeşil kazağı onun herşeyidir.
Bir cebi yırtıktır, özellikle dikmez.
Akşamları kazağını çıkarır, dikkatlice kütüphanesinin bulunduğu odaya götürür, kitaplardan birine dokunduğu anda gizli bir bölme açılır, bölmedeki cam kutu, müzik ve ışıklar eşliğinde belirir. Cerit, kazağını o cam kutuda muhafaza eder. Bu sistemi batman'e bizzat hediye etmiştir.
Bir kazağın ihtiyaçlarını herkesden iyi bilir.
Cerit bir fenomendir.
Herşeyle ilgili elbet bir diyeceği vardır.
Bu diyeceklerine karşı çıkan olur ise, kısa ve etkili bir kahkahanın ardından sabahlara kadar tartışacak enerjiyi toplamıştır bile.
Cerit, msn kullanır.Gönül bağı vardır.
Msnleri kurtarma derneği kurucusu ve asil üyesidir.
Buluşları vardır. yapışları yoktur. icat eder, yapmaz. piçliğine ortaya atar fikri gider.
Sigarasını sararak içer, üşenmez.
Cerit işine gelen şeyleri unutmaz, gelmeyenleri ise her zaman hatırlar.
Eski türklerdendir, şamandır.
Bilimin dostu, björkün sevgilisi, ankaralı turgutun düşmanıdır.
Çizgiroman sever, sevdirir.
Analizler yapar, tespitler herşeyidir.
Overlok makinesi ayağına geldiğinde ona haddini bildirendir.


Bir cerit partisi vermeyi düşünmüştüm. hepimiz yeşil kazaklar giyecek ve bıyık bırakacaktık. Şamanik dansöz oynatacak, kuantumlu pasta yiyecektik.
Sonra çok üşendik; msne girip, feysbuktan bahsettik.




18 Şubat 2012 Cumartesi

Saksı değilim ben! İç sesinim!



Gezmek en büyük macera bence.
Tabi lan.

Doğadaki acayip şeyleri görmek, yamuk yumuk ama ayı gibi kayalıkların tepesine çıkmak, 'eko.. eko...' diye bağırmak, mevsimlerin en güzel yaşandığı yollarda yürümek falan.

Ya da efsanesi olan şeyleri takip etmek tek tek, mesela 'dünyanın en şanssız 10 insanı' diye bi linke tıkladıydım geçen. her biriyle gidip birebir konuşasım var. 'abi sen neler yaşadın. 6 kere yıldırım çarpmış seni artık daha niye sokağa çıktın da 7.ye çarpıldın?' falan.

Ya da yerinden kaldırılamayan kaya var, ona bi gidip bakmak, bi girişmek belki seni bekliyor kaya ne belli, çözülememiş voynich yazmasına kasmak, gidip yerinde görmek onu veya buzullu, denizli yerlerde yaptıkları garip garip otellerde kalmak. Ya da paraşütle atlamak, doğa sporları yapmak, yüksekte olmak, alçakta olmak, mağaralara girmek (mağaranın birinden portal açılması, garip garip boyutlara gitmek, ne gülüyosun bunlar olan şeyler)  sonra değişik hayvanlar görmek, görmekten ziyade tanışmak, bi fille tanışmak mesela helallik almak falan, zürafaya bakmak (zürafaya bakmak!), safari yapmak, tai masajı, çin, gerçek çin böreği, herşeyin yeri, ustası.

Ayrıca o lanet olası Disneyland’ı görmek, hiçbişey anlaşılmayan yemekleri ısmarlamak, yurtdışında konserlere, festivallere gitmek, çok içmek, eğlenmek. her gittiğim yerde orayla ilgili bi dövme yaptırmak sonunda dünya haritasının sana özgü versiyonunu üzerinde taşımak.

Ve bunları yanımda biriyle, hatta birileriyle, belki ufak bi grup insanla yapmak.
Belki 5 kişi falan.
Ama aynı benim kadar merakla gezen arkadaşlar. Yarı yolda baymak yok.
Akşam otelde, çadırda, arabada o günden konuşmak, ‘ne süperdi be’ veya ‘ hell of a day, lan’ diyebilmek, habire başka şeyler merak etmek. E gecenin sonunda da gülüşüp, eğlenip, sevişip uyumak. Sora belki erken kalkmak belki hiç siklemeyip tüm gün uyumak. Dünyadaki en acayip şeylerin yerini bulmak. Çok yüksekteki bi lünaparka, acayip korkunç hikayesi olan bir yere ya da amazona kocaman bir timsahı beslemeye gitmek. Kamera görüntüleri almak,  neşeli günlükler tutmak, gezi yazısı falan yazarım ben kesin.
Ya kusursuz olmaz mı?
Gidip süper şeyler görüp, yazmamı istemez misin sonuçta?
Siktir, bayıla bayıla okursunuz lan kesin.

Ama işte o kadar saydığım şey için para lazım, zaman lazım. Biri varken diğeri yok. İşte bu embesil zengin piçlerini hiç anlamıyorum o zaman; hem köpek gibi zamanın var, paran var ama şu kadar dünya güzelliğine merakın yok. Kılın önde gideni bence o. Valla en sonunda bi arkadaşımla plan yaptık leydi gagaya mektup yazıcaz. Ya bizi yanına al ya da maaşa bağla diye, sana bişey olmaz koskoca leydi gagasın, şu gençlerin elinden tut, ablamızsın dicez.

Of, bide şimdi iş bulup çalışılıcak, işe girince zamanımız kalmıcak sanki. İş insanları olucaz gibi geliyo. İş insanları çok uyuz. Vakitleri yok, mutlu değiller. boktan bi kalıp. E hep korkuttular çünkü; ‘iş ne kadar zor, öyle öğlenlere kadar uyuyamıcaksın, bakalım napıcaksın? İşten gelince çok yorulcaksın, bakalım böyle gezmeye halin kalcak mı??’

Bi bırak amık ya. bi rahat ver.
Bir Allahın kulu da delikanlı gibi anlatsın şu işi;

‘‘abi iş aslında o kadar da kasış bişey değil. Hatta düşününce baya da hoş bişey. Reklam ajansı istiyosun sen zaten, grup halinde çalışıcaksın, bu. Bak şimdi, işyerinde süper ortam oluyo. Biz yaptığımız bi bokmuş gibi görünsün diye bütün çalışan insanlar olarak ‘iş çok zor, çalışma ortamı çok zor’ falan diyoruz ama aslında günün yarısında bişey yaptığımız yok. Her çalışan insanın genelde her gün bi kere soliter açacak vakti oluyor. E zaten yanındakilerle de muhabbet ediyorsun, sevmesen bile günler içinde alışıyorsun. Lise gibi düşün. Orda da herkesi sevmezdin dışarıda görüşmezdin ama iki kelam muhabbet edebilirdin bi çok kişiyle. Aynı şey. Takılacak arkadaş işini de merak etme, zaten sen süper bi insan olunca etrafına da en azından orda bulabileceğin en süper insanlar geliyo. Bulabildiğin kadar. Aynı lisedeki gibi, yine fark yok. Senin ajanslarda kafana göre adam bulmak da zor olmaz o kadar merak etme. Hiç gezip eğlenemeyecek miyim diyosun ya, evet eve gelince biraz yorgun oluyosun ama dışarı çıkıp gezip gezip yorulduğun kadar işte. Çok önemli bi iş olucak da, çok mühim biri şirketi ziyarete gelicek de, bi aciliyet gelicek, o zaman herkes soliterleri kapayıp ful işe bakıcak; ohoo, yok öyle bişey,  ayda yılda bir. Bak bütün bunlara, düşününce genelde iş ortamı baya rahat aslında.’’

Ayrıca ben bu kadar şeyi tek başıma yapmak da istemiyorum.
Yanımda gülüp eğleneceğim insanlarla gideyim yani.
Niye bunun bedeli olarak ömrümce çalışıyorum, deli gibi biriktiriyorum?
Bi zamana kadar çalışıp biriktirip sonra bu dediklerimi dizlerinde derman kalmışken yapabilen birisi var mı acaba? Olabiliyo mu bu?

Şunu diyebilir mi o insan;
 'Ben normal üniversiteden mezun oldum zamanında, sonra bi işe girdim abi, biriktirdim, hayvan gibi param oldu kenarda, sonra sevgilimle eve çıktık. Baktık çok süper paramız var, her ihtiyacımızı alıyoruz falan, keyfimiz yerinde, bir gün bi iki arkadaşımızı davet ettik eve. O gece oturduk içtik, arada önümüze dünya haritasını ve interneti aldık. Bildiğimiz duyduğumuz tüm ilginç şeyleri düşünüp bir bir not ettik. Nelerin nerelerde olduğunu ve nasıl gidilebileceğine baktık google maps’ten,  her birimiz görmek isteyeceğimiz, yapmak, içmek, yemek isteyeceğimiz ilginç şeyleri söyledik. Dünya haritasında bi rota çizdik. Ve bavullarımızı hazırladık 1 hafta sonra yola çıktık ve aylarca gezdik, gördük, filme çektik, hayatımızın en güzel zamanını geçirdik. Sonra döndüğümüzde öyle doluyduk ki. Aaaaa! Çok fazla şey görmüştük. Çok fazla şey yapmıştık. Çok eğlenmiştik.'

Merakımızı deneyimle doyururduk. Anlatıcak bir sürü hikaye olurdu ve gördüklerimiz yüzünden muhtemelen dünyanın en yaratıcı insanlarına dönüşürdük.
Hatta hepsi yetmezmiş gibi, sanki böylesi birşeyi, ömrümüze sığdırmış olmak süpersonik bişey değilmiş gibi, belki bütün bunlar kitap ya da film olabilirdi. Bir de üstüne ünlü olup, yaşadıklarımızı nakte çevirmiş olurduk falan. Ben o 5 kişilik gruba 1000 yıl yaşama sistemimi de öğretirdim, hiç ölmezdik de. ooh sonsuza kadar yaşa dur.

Ekstra:
Bu arada bi klasör açtım 'epic dünya turu' diye. Nerde ne bulduysam fotoğraflar, isimler, onlar bunlar, biriktiriyorum. Bi yandan 'yap' diye bi klasörüm var. Böyle garip garip yapılıcak öğrenilicek şeyleri koyuyorum. File binmekten, bıçak atmayı öğrenmeye kadar aklıma ne gelirse birikitiriyorum. Bu arada onlardan bi tanesi 'base jump' diye bişey gugıldan bakarsınız. Bi de şu videoya da bakıyerin, bu da var listede;
http://www.youtube.com/watch?v=uQITWbAaDx0




12 Ocak 2012 Perşembe

Bence çok mantıklı: 'Masa Teorisi'



Masa teorimi anlamanız için, size kuantum denen müthiş şeyi kendi sistemimle anlatıcam şimdi. Korkacak bir şey yok, başlıyorum.
Şimdi kuantum çok acayip. Bunu bil bir kere. Öyle yer çekimi gibi, dünya yuvarlakmış gibi kabul etmesi kolay değil, insanın beyni dönüyor valla.
Şimdi. Peygamber sabrına sahip bilim adamlarımız; sabahtan akşama kadar atomu inceliyorlar tamam mı? Einstein  ‘4. boyut zamandır’ deyince atomun dibine kadar baktılar. Ama bişey bulamadılar çünkü içi boş çıktı. Atomun % 99’u boş yani. O boşlukta bir enerji buldular ama nedir ne değildir ölçüp biçiyorlar işte. Bir de deney yaptılar, çift yarık deneyi. Atomu yolluyorlar bir yarıktan içeri, ne şekil çizecek diye; biz bakınca başka şekil çiziyor, bakmayınca başka. Yani incelemeye kalktığında başka davranıyor atom, piç anlıyo mudur nedir, bir garip. Ama ona bakışımızdan etkileniyor işte bir şekilde.  Hatta nasıl baktığımızdan bile!

Bak hatırlarsın, yılların deneyi vardır. Adam suya her gün ‘seni seviyorum’ demiş, su kristalleri güzelleşmiş. 'Allah belanı versin’ demiş, kristaller tipsizleşmiş. İşte o deneyi de bağrına bastı kuantum. ‘demek ki, su atomları da bu düşüncenin niyetinden etkilendi’ dedi. Her şey bilimde yerine oturmaya başladı.
Tibetli rahiplerin binlerce yıl önceki ‘önce istemek ve niyet gereklidir, düşünceyle her şey olur’ triplerine gülüp geçiyorduk.  Bir anda dünya bilimi, ölçüp biçtikleri atomun davranışlarını anlamaya başladı ve ‘hasktir adamlar bişeyleri (nasıl olduysa) daha adam gibi bilim bile yokken anlayıp fikirler üretmişler’ deyip, gözlerini doğuya çevirdiler.   

Atomun bu sayko davranışı başka mantıklarla falan test edilince, bir dünya şey sapır sapır kanıtlandı tabi. Başka paralel evrenlerin varlığı, zamanın tek boyutlu olmadığı, başka boyutlarda başka zamanlarda,  başka bizler olma ihtimali falan. Yani farklı bir yerde ben şuan belki de çok zenginim. Belki de aranızda beşer milyon toplayıp bana verdiniz. Olasılıklar sonsuz. En dandik paralel buysa baya sinir olurum gerçi. Düşünsene milyonlarca  alternatif var, aklı yürür adamın.
Ayrıca, biz de atomuz, full hem de. Beynimiz atom, ciğerlerimiz, her yerimiz atom. Ve onlar da bakışlardan sürekli olarak etkileniyorlar.  Aynada kendine bakıyorsun mesela, ‘çirkinsin’ diyosan sıçtın. Etkileniyor kaşın gözün yapma bunu. Bu sefer başlıyor iyice kırışmaya. ‘götüm kocaman’ diyosan eyvah bütün yağlar oraya yığılmaya başlıyor. Hepsinin içinde can var o atomların ‘süperim’ diceksin, dedikçe atomlar keyiflenecek. Oh diycek. Sen ona neşe verdikçe o daha da güzelleşecek. Yılların ‘sev kendini, sev kendini’ dedikleri buymuş işte.

Hadi kendi bakışını geç, milletin bize bakışları n’olacak?  İyi niyetinden de kötü niyetinden de etkileniyoruz hep. Hani böyle okula girersin, yirigöt karının biri gelir ağzını yavşata yavşata ‘ay bugün çok kötü görünüyosuğn noğolduuu?’ diye sorar. Hani hiç bi bok olmamışken moralin bozulur da harbiden günün kötü geçer ya. İşte o puşt atomlarını bozdu senin orda ‘üzüldük la’ dedi buruldu atomlar. Daha beter şeyleri çekti üstüne. Uzak durucan öyle adamdan da karıdan da. Habire şikayet edenden de uzaklaş. Sıkıntı hep bunlar valla uğraştırırlar adamı. Nazar boncuğu geleneğinin temelleri de buradan zaten. Tibetli rahip kendince bir şeyler bulduysa daha bilimlerden önce, bizim de şaman’ımız var evelallah o da bir şekilde doğayla falan yakınlaşıp bunu bulmuş. O bakıştan korunalım diye çıkarmış. Korur mu korumaz mı garantisi yok, ama etkilendiğimiz net artık. Her şey de böyle çılgıncasına birbirine bağlı işte.
Bir de düşüncenin temel maddesini falan bulmaya kasıyor adamlar, neyden oluşuyodur diye. Hatta daha da ileri gidip her şey ve herkes titreşimdir diyen var. O %1 kütleyi de saymıyor bazısı, öz denen şey madde değil titreşimdir diyen, kuantumu da skip atan başka bir teori var mesela. Bilim aldı yürüdü yemin ederim, ben hala lisede palangalar da kalmışım resmen.

Ya nasıl bişey bu düşünsene; %99u boş! E ben kolumu falan tutuyorum gayet katıyım yani, hiç öyle boş falan değilim. ‘Boşsun’ diyor adam. Hatta ‘nerdeyse yoksun’ diyor. Ve mesela atomlar birbirine asla değemezmiş aradaki kuvvetten dolayı. Yani adam ‘hiçbir şeye dokunmadın hayatın boyunca’ diyor, bardağa kaleme hiç değmedin. Hepsini bilimle çatır çatır kanıtlaya kanıtlaya diyor bide kaçamazsın da bundan.  Ben de şuan klavyenin tuşlarına değmiyorum mesela. Dokunma anındaki hislerin hepsinin beynimizde düşünce olarak oluştuğunu söylüyorlar. Biri yumruk attığında duyduğun acı mesela aslında yok. Hani böyle bazen öyle sinirlenirsin ki gözün görmez hiçbir şeyi, anana babana laf ederler falan dayak yersin hissetmesin, ağızlarına sıçarsın da kavga bitince bir anda gelir acısı, algılayınca gelir. Veya böyle çok kritik bir anda kurşun yiyip acısını duymadan devam eden askerler vardır, aynı mantık. Ha hatta Osmanlı’da bir adam vardı. Normalde kaldıramayacağı bir gülleyi kaldırıp topa sürmüş de, düşman gemiyi vurmuş indirmiş savaşta. Nasıl yaptın demişler ‘bilmiyorum ki bir anda oldu’ demiş, sonradan yapamamış. İşte kuantum field*’da dolaştı o adam, bir an fizik kuralları işlemedi o adama.
İşte onlar zaten hiç yok diyor kuantum. Sen kafanda ona şartlandığın için var diyor, bütün zorluklar. Valla babam ‘her şey kafada biter kızım’ derdi de bu kadar beklemiyorduk be bilim.

Hala her kısmını kafam almasa da bilimin sonunda eğlenceli bir şeyler çıkarmaya başladığına çok mutluyum. Baksana adam başka paraleller falan diyor. Gayet süper bunlar. İyi ki yetiştik şu günlere. Hiç ölmek istemiyorum inanır mısın? Hayır, ‘hepimiz ölsek tamam da, bi ben ölünce çok sinir’ demişti bir arkadaş valla doğru. Ben ölünce bilim daha süper şeyler bulacak, onlara hiç bakamıycam o çok gıcık. Ama ölmiycem bak ben, kesin, görürsünüz. Her gün aynada atomlarıma gaz veriyorum canlarım benim diyorum. Zaten araştırdım baktım, antik şamanik garip yöntemler biriktiriyorum falan. Şöyle 1000 yıl daha yaşarım kesin. Gerekirse Tibet’e kadar gider, öğrenirim.
Gelelim masa teorisine;
Ben bunları öğrendim, ve  düşünerek, bilinçli bir şekilde masaya dönüşebileceğimizi buldum. Madem atom benim bakışımdan etkileniyor. Düşündüğüm şeyin titreşimini değiştirebiliyorum. O zaman düşünerek masaya dönüşürüm dedim. E nasılsa her yerim atom yani özü aynı şey, biliyoruz. O atomların bir kısmı beyin, bir kısmı akciğer olarak çalışmasın, direk hepsini düşüneyim böyle kitleneyim, masa atomuna çevireyim hepsini. Madem esas olan şey madde değilmiş, içindeki boşluktaki şeymiş. Titrettireyim boşluğumu dönüşeyim masaya. İletişimimizi kuvvetlendiricez atomlarımızla sadece, dilinden anlar hale gelince de hop, masa! Neden masa, neden bir armut değil derseniz. Bilmiyorum bi insanın dönüşebileceği en imkânsız şey masaymış gibi geldi ondan. Bir de kuantum desenli masa örtüsü alırım kendime, mis. Olur bence niye olmasın ki. Her türlü fizik kuralına uygun bu şu an. Kanıtlanmış edilmiş, bilim arkamda aslanlar gibi.

Bak gülüyorsunuz da olacak bunlar hep,  shapeshift* partileri yapıcaz. Ben 1000 yıl falan yaşayacağım için katılıcam hepsine. Kimisi peçete olup gelecek, kimisi mandalina, ben kalemtıraş olucam mesela.  Çok eğlenicez valla bak. Dediydi dersiniz.

Bu konuda gördüğüm en harika belgeselin linkini de veriyorum. ‘Ne biliyoruz ki?’ diye çevrilmiş. Aslı ‘what the bleep do we know?’ http://www.youtube.com/watch?v=OtCQHuEh6GI
O ‘atom biz bakınca başka davranıyormuş’u kanıtladıkları çift yarık deneyi de burada:    http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w
Kuantum’un ne kadar efsane bir şey olduğunu anlatıyor hepsi, fazlasıyla sade ve net. Televizyonda ne izliyorsun deyince ‘hep belgesel.. ’ demeyi biliyorsunuz, al izle işte mis gibi.

Bilinmeyen kelimeler*;
Shapeshift:  Vücuden şekil değiştirme (Harry potter’dan hatırla )
Kuantum field: Kuantum çılgınlıklarının olabildiği boyutumsu alan.