12 Ocak 2012 Perşembe

Bence çok mantıklı: 'Masa Teorisi'



Masa teorimi anlamanız için, size kuantum denen müthiş şeyi kendi sistemimle anlatıcam şimdi. Korkacak bir şey yok, başlıyorum.
Şimdi kuantum çok acayip. Bunu bil bir kere. Öyle yer çekimi gibi, dünya yuvarlakmış gibi kabul etmesi kolay değil, insanın beyni dönüyor valla.
Şimdi. Peygamber sabrına sahip bilim adamlarımız; sabahtan akşama kadar atomu inceliyorlar tamam mı? Einstein  ‘4. boyut zamandır’ deyince atomun dibine kadar baktılar. Ama bişey bulamadılar çünkü içi boş çıktı. Atomun % 99’u boş yani. O boşlukta bir enerji buldular ama nedir ne değildir ölçüp biçiyorlar işte. Bir de deney yaptılar, çift yarık deneyi. Atomu yolluyorlar bir yarıktan içeri, ne şekil çizecek diye; biz bakınca başka şekil çiziyor, bakmayınca başka. Yani incelemeye kalktığında başka davranıyor atom, piç anlıyo mudur nedir, bir garip. Ama ona bakışımızdan etkileniyor işte bir şekilde.  Hatta nasıl baktığımızdan bile!

Bak hatırlarsın, yılların deneyi vardır. Adam suya her gün ‘seni seviyorum’ demiş, su kristalleri güzelleşmiş. 'Allah belanı versin’ demiş, kristaller tipsizleşmiş. İşte o deneyi de bağrına bastı kuantum. ‘demek ki, su atomları da bu düşüncenin niyetinden etkilendi’ dedi. Her şey bilimde yerine oturmaya başladı.
Tibetli rahiplerin binlerce yıl önceki ‘önce istemek ve niyet gereklidir, düşünceyle her şey olur’ triplerine gülüp geçiyorduk.  Bir anda dünya bilimi, ölçüp biçtikleri atomun davranışlarını anlamaya başladı ve ‘hasktir adamlar bişeyleri (nasıl olduysa) daha adam gibi bilim bile yokken anlayıp fikirler üretmişler’ deyip, gözlerini doğuya çevirdiler.   

Atomun bu sayko davranışı başka mantıklarla falan test edilince, bir dünya şey sapır sapır kanıtlandı tabi. Başka paralel evrenlerin varlığı, zamanın tek boyutlu olmadığı, başka boyutlarda başka zamanlarda,  başka bizler olma ihtimali falan. Yani farklı bir yerde ben şuan belki de çok zenginim. Belki de aranızda beşer milyon toplayıp bana verdiniz. Olasılıklar sonsuz. En dandik paralel buysa baya sinir olurum gerçi. Düşünsene milyonlarca  alternatif var, aklı yürür adamın.
Ayrıca, biz de atomuz, full hem de. Beynimiz atom, ciğerlerimiz, her yerimiz atom. Ve onlar da bakışlardan sürekli olarak etkileniyorlar.  Aynada kendine bakıyorsun mesela, ‘çirkinsin’ diyosan sıçtın. Etkileniyor kaşın gözün yapma bunu. Bu sefer başlıyor iyice kırışmaya. ‘götüm kocaman’ diyosan eyvah bütün yağlar oraya yığılmaya başlıyor. Hepsinin içinde can var o atomların ‘süperim’ diceksin, dedikçe atomlar keyiflenecek. Oh diycek. Sen ona neşe verdikçe o daha da güzelleşecek. Yılların ‘sev kendini, sev kendini’ dedikleri buymuş işte.

Hadi kendi bakışını geç, milletin bize bakışları n’olacak?  İyi niyetinden de kötü niyetinden de etkileniyoruz hep. Hani böyle okula girersin, yirigöt karının biri gelir ağzını yavşata yavşata ‘ay bugün çok kötü görünüyosuğn noğolduuu?’ diye sorar. Hani hiç bi bok olmamışken moralin bozulur da harbiden günün kötü geçer ya. İşte o puşt atomlarını bozdu senin orda ‘üzüldük la’ dedi buruldu atomlar. Daha beter şeyleri çekti üstüne. Uzak durucan öyle adamdan da karıdan da. Habire şikayet edenden de uzaklaş. Sıkıntı hep bunlar valla uğraştırırlar adamı. Nazar boncuğu geleneğinin temelleri de buradan zaten. Tibetli rahip kendince bir şeyler bulduysa daha bilimlerden önce, bizim de şaman’ımız var evelallah o da bir şekilde doğayla falan yakınlaşıp bunu bulmuş. O bakıştan korunalım diye çıkarmış. Korur mu korumaz mı garantisi yok, ama etkilendiğimiz net artık. Her şey de böyle çılgıncasına birbirine bağlı işte.
Bir de düşüncenin temel maddesini falan bulmaya kasıyor adamlar, neyden oluşuyodur diye. Hatta daha da ileri gidip her şey ve herkes titreşimdir diyen var. O %1 kütleyi de saymıyor bazısı, öz denen şey madde değil titreşimdir diyen, kuantumu da skip atan başka bir teori var mesela. Bilim aldı yürüdü yemin ederim, ben hala lisede palangalar da kalmışım resmen.

Ya nasıl bişey bu düşünsene; %99u boş! E ben kolumu falan tutuyorum gayet katıyım yani, hiç öyle boş falan değilim. ‘Boşsun’ diyor adam. Hatta ‘nerdeyse yoksun’ diyor. Ve mesela atomlar birbirine asla değemezmiş aradaki kuvvetten dolayı. Yani adam ‘hiçbir şeye dokunmadın hayatın boyunca’ diyor, bardağa kaleme hiç değmedin. Hepsini bilimle çatır çatır kanıtlaya kanıtlaya diyor bide kaçamazsın da bundan.  Ben de şuan klavyenin tuşlarına değmiyorum mesela. Dokunma anındaki hislerin hepsinin beynimizde düşünce olarak oluştuğunu söylüyorlar. Biri yumruk attığında duyduğun acı mesela aslında yok. Hani böyle bazen öyle sinirlenirsin ki gözün görmez hiçbir şeyi, anana babana laf ederler falan dayak yersin hissetmesin, ağızlarına sıçarsın da kavga bitince bir anda gelir acısı, algılayınca gelir. Veya böyle çok kritik bir anda kurşun yiyip acısını duymadan devam eden askerler vardır, aynı mantık. Ha hatta Osmanlı’da bir adam vardı. Normalde kaldıramayacağı bir gülleyi kaldırıp topa sürmüş de, düşman gemiyi vurmuş indirmiş savaşta. Nasıl yaptın demişler ‘bilmiyorum ki bir anda oldu’ demiş, sonradan yapamamış. İşte kuantum field*’da dolaştı o adam, bir an fizik kuralları işlemedi o adama.
İşte onlar zaten hiç yok diyor kuantum. Sen kafanda ona şartlandığın için var diyor, bütün zorluklar. Valla babam ‘her şey kafada biter kızım’ derdi de bu kadar beklemiyorduk be bilim.

Hala her kısmını kafam almasa da bilimin sonunda eğlenceli bir şeyler çıkarmaya başladığına çok mutluyum. Baksana adam başka paraleller falan diyor. Gayet süper bunlar. İyi ki yetiştik şu günlere. Hiç ölmek istemiyorum inanır mısın? Hayır, ‘hepimiz ölsek tamam da, bi ben ölünce çok sinir’ demişti bir arkadaş valla doğru. Ben ölünce bilim daha süper şeyler bulacak, onlara hiç bakamıycam o çok gıcık. Ama ölmiycem bak ben, kesin, görürsünüz. Her gün aynada atomlarıma gaz veriyorum canlarım benim diyorum. Zaten araştırdım baktım, antik şamanik garip yöntemler biriktiriyorum falan. Şöyle 1000 yıl daha yaşarım kesin. Gerekirse Tibet’e kadar gider, öğrenirim.
Gelelim masa teorisine;
Ben bunları öğrendim, ve  düşünerek, bilinçli bir şekilde masaya dönüşebileceğimizi buldum. Madem atom benim bakışımdan etkileniyor. Düşündüğüm şeyin titreşimini değiştirebiliyorum. O zaman düşünerek masaya dönüşürüm dedim. E nasılsa her yerim atom yani özü aynı şey, biliyoruz. O atomların bir kısmı beyin, bir kısmı akciğer olarak çalışmasın, direk hepsini düşüneyim böyle kitleneyim, masa atomuna çevireyim hepsini. Madem esas olan şey madde değilmiş, içindeki boşluktaki şeymiş. Titrettireyim boşluğumu dönüşeyim masaya. İletişimimizi kuvvetlendiricez atomlarımızla sadece, dilinden anlar hale gelince de hop, masa! Neden masa, neden bir armut değil derseniz. Bilmiyorum bi insanın dönüşebileceği en imkânsız şey masaymış gibi geldi ondan. Bir de kuantum desenli masa örtüsü alırım kendime, mis. Olur bence niye olmasın ki. Her türlü fizik kuralına uygun bu şu an. Kanıtlanmış edilmiş, bilim arkamda aslanlar gibi.

Bak gülüyorsunuz da olacak bunlar hep,  shapeshift* partileri yapıcaz. Ben 1000 yıl falan yaşayacağım için katılıcam hepsine. Kimisi peçete olup gelecek, kimisi mandalina, ben kalemtıraş olucam mesela.  Çok eğlenicez valla bak. Dediydi dersiniz.

Bu konuda gördüğüm en harika belgeselin linkini de veriyorum. ‘Ne biliyoruz ki?’ diye çevrilmiş. Aslı ‘what the bleep do we know?’ http://www.youtube.com/watch?v=OtCQHuEh6GI
O ‘atom biz bakınca başka davranıyormuş’u kanıtladıkları çift yarık deneyi de burada:    http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w
Kuantum’un ne kadar efsane bir şey olduğunu anlatıyor hepsi, fazlasıyla sade ve net. Televizyonda ne izliyorsun deyince ‘hep belgesel.. ’ demeyi biliyorsunuz, al izle işte mis gibi.

Bilinmeyen kelimeler*;
Shapeshift:  Vücuden şekil değiştirme (Harry potter’dan hatırla )
Kuantum field: Kuantum çılgınlıklarının olabildiği boyutumsu alan.





27 Aralık 2011 Salı

Gavur musun yılbaşı?


Bu aralar Türk milletinde bir embesillik var yine. Yılbaşı kutlansın mı, kutlanmasın mı? Kafayı yediler. Blogların birinde demiş ki; ‘Hıristiyan, İsa’nın doğuşunu kutluyor, biz de özentiyiz, kutluyoruz, ne kadar salağız. Canımız eğlence çekiyor diye gâvurun bayramını mı kutlayacağız?’

‘Yahuuu’ diye şöyle güzel bir iç çektim önce. Anlattım. Pek anlaşıldığımı sanmıyorum.  Zira ben çok net ve bilimseldim, onlarda ise şalter kapalıydı.

Bi kere arkadaşım, yılbaşı başka şey noel başka. Bunu bi ayıralım. Hıristiyan olmadığımız için değil, yılbaşı kutlamaya bahane aradığımız için de değil, gerçekten İKİ AYRI kavram oldukları için.
Yılbaşı, İsa’nın doğuşu değildir. Noel’dir o. 24 Aralık tarihinde başlar, İsa’nın doğum günü de zaten ‘1ocak’ değil. Her boku yanlış öğrenmişiniz, bi de oraya buraya yazarsınız utanmadan. ‘o İsö’nün doğumgönü amağ!!’ Değil işte cahil adam, değil. Hayır, bundaki özgüven aynştayn da yoktu yeminle. 24 Aralıkta doğmuş bu İsa emmi. Bunlar da takibindeki bir haftayı kutluyor işte. Doğuşunu anlatan skeçler falan yaparlar, ayin mayin okurlar. Dinlerince takılırlar. O haftanın sonunda yeni yılın ilk günü yaşanacak diye, cin fikir Hıristiyan milleti o günü de haftanın kıçına eklerler ve bu İKİ AYRI olayı beraber kutlarlar.

Nitekim yılbaşı kutlamalarının babası, İsa falan dinlemez. Hatta ‘sen yokken biz vardık’ edasıyla salınır İsa’ya da sümüğünü atmaz. Çünkü yeni yılın gelişi, kışın gelişi, astronomik değişimler binlerce yıl öncesinden beri zaten davul zurna ile kutlanır.
Eskiler ona ‘kış bayramı’ derler. Adamlar binlerce yıl önce; her krallık kendi anlayışınca, bu dönemi kutlamış. Eğlenceler düzenleyip ateş etrafında dönüp, içip eğlenmişler.  Herkes kendi ritüeline göre keyiflenmiş o dönemde. Ay takvimi (353)- Güneş takvimi (365) arasındaki 12 günlük aralığı kapatarak, iki takvimi aynı hizaya getirmekmiş amaç. Avrupa’nın nice kavimleri bunu, hiç öyle din min demeden yapmışlar. Zaten o aralarda tek tanrılı din bile yok. Mevsim değişimini uğurluyo adamlar, sizin gibi her işlerine fitne sokuşturmuyorlar. Masumiyet var.
Gel mesela Türklere bakalım. Türkler bu çam ağacı geleneğini getiren millet zaten. Şimdi gevşek gevşek 'yok yea' falan diycek bazısı, onların kafasına kafasına tarihin tozlu sayfalarıyla vurmak geliyo içimden. bilmezsin, dayanaksız atarsın, kanıtla gelene saygı duymazsın, uyuzum sizin gibisine ben. 
Neyse, ben öğrenme sevdalıları için devam ediyorum. Türklerden geçmiş çam ağacı süslemek. Adamların inancının ahanda göbeğinde hayat ağacı diye bişey var, tepesinde tanrılar, günü ve geceyi düzenliyorlar. Ve tam 22 Aralık günü, günler tekrar uzamaya başlıyor. Mitolojik olarak gün geceyi yeniyor. Adamlar da bu doğa olayını kutlamaya karar vermiş, kutlamış mesela. Bir akçam varmış o bölgede yetişen, Orta Asya'da sadece, başka yerde yetişmiyor. Onu evlerine, meydan yerine getirir, altına tanrıya teşekkür için o yılın mahsullerini hediye olarak koyarlarmış. Bildiğin domates biber işte. Dallarına da bir dahaki yıldan beklediklerini dileyerek kurdele, mendil falan bağlarlarmış. Danslar, eğlenceler gırla. Kilimler, halılar bu kutlamanın motifleriyle dolu.

E şimdi böyle bir bilgi var elinde, daha sen neyi tartışıyorsun ki! Yılbaşında yapıyolar diye kızdığın ağaç da senin, dalındaki süsler de senin dilek mendillerin,  noel babaya yazılan mektuplar senin yeni yılda gök tanrından dilediklerin, altındaki hediyeler de senin domatesin patatesin, tanrıya hediyelerin. Yani adamların yaptığı ne varsa senden görmüşler zaten. Almışlar senin âdetini, yanına İsa doğdu diye eklemişler; sen günlerin uzamaya ilk başlamasını kutlarken, o gelmiş 'İsa da bizim güneşimiz sayılır, biz onun yükselişini kutlıycaz. Sizin ritüeliniz de artık bizim olcak' demiş. Baskın toplum oldukları için yayılmış. Sen de bunu yemişsin. Bu kadar. Şimdi mal gibi yılbaşı geleneği diye bişey olmaz, çam ağacı gavur adeti falan dersin.

Bihabersin işte kabul et, ‘ama İsa’nın doğum gönü dediler’ Hayır efendim. O başka, bu başka. Siz bizden gördünüz hepsini diyeceksin. Sana ne İsa’dan! Sen kendi geleneğini bil önce, uygula, uygulama ama bil. 'Iyy çam ağacının altına hediye, ne kadar banal’ O zaman senin ataların banal şekerim. Gidip Büyük Ada’da dallara mendil bağlamayı biliyosun, hıdrellez de ateşten atlamayı biliyosun, telli babaya gidip tellere okuyup koca istemeyi biliyosun, bin tane yatırdan haberin var, bundan haberin yok. Olacak arkadaşım.

Kutlarsın, kutlamazsın, Müslümansın, Hıristiyansın fark etmez. İnsansın ve senin takviminde de 31 Aralık gecesi bir yıl bitip yenisi geliyor. Yeni umutlar, güzel dilekler, mevsim değişiyor hadi bakalım diyeceksin. Biraz şu doğayla ilginiz olsun ya. Bir sevginiz olsun. Onu sallamaz, bunu umursamaz, öbürünü duymuş biyerden ‘aman aman gavur icadı’ Amma dönek milletmişsiniz he. Ulan yıllarca atalarınız o çam ağacına ne anlamlar yükledi kim bilir. Başında ağladı sevindi lan hayvan herifler. Tamam, sen o kadar manalı bulmayabilirsin ama en azından bi saygın olsun; yeni yıl şerefine bi kadeh kaldırıver, olmadı bi güzel yemek ye, olmadı bi banyo yap. Ak pak ol. Bi düzgün gir yeni yıla arkadaşım.

Noel Hıristiyanlığın, oruç Müslümanların, unsuz dönemi Musevilerin, çiçek bayramı Budistin olabilir. Ama yılbaşı hepimizindir.  Adamlar binlerce yıl kutlamış lan az mı? Bi de mesela düşman kavimde, aynı kutlama yapılıyomuş diye bi anda ‘siktret ya başka şeyaparız’ dememişler. Bağlılık var adamda, dürüstlük mertlik var, döneklik yok. Çok merak ediyorum acaba gâvur milleti ‘Noel’de hurma yemeğe bayılırız’ deseydi, hurmamızı bir anda bırakacakmıydık? Cevaptan hiç emin olamıyorum ve işte bu tartışmayı dinlemeyi çok isterdim ben.
He bir de ‘bu kapitalist düzenin parçası, hep bize para harcatmak için’ diyen var. Noel babalar, taş gibi Noel kızlar, hediyeler, gezmek tozmak. Bir miktar doğru tabi. Ama harcama sen de, evinde sevin yani düşman olma yılbaşına. Tercih etmiyor görünüyor, kendince tribi var ama içi kıpır kıpır biliyorum, 3..2..1.. derken havaya zıplayıp ‘mutluluk ulaağn’ dememek için zor tutuyor, sıkıyor kendini. Sıkma kardeş! Yapma bunu. Geleneğin bu senin, sevin yeni yıla, tut bi dilek nolucak, olur belki fena mı?

Zaten hala belli değil napıcağım yılbaşında, yine açıkta kaldım.  Dışarı çıksan çekilmez yılbaşı kalabalığı, birilerine yamanıcam son anda. E size de o kadar konuştum; Noel’i yılbaşının ingilizcesi sanmayın artık, nolur bak.

Sizlere yılbaşı hediyem şu video;
 ‘Videoda yılbaşı geleneğinin Türklerde nasıl yapıldığını anlatmış. Mis gibi net bilgidir. Dr. Muazzez İlmiye Çığ bizzat anlatmıştır. 1914 doğumlu yani 97 yaşındadır. Doğumu Bursa/Osmanlı Devleti olarak geçer. Bu kadın; Dünya' da Sümerologlar arasında sözü geçen nadir kişilerdendir ve Türkiye’nin ilk sümeroloğudur.  Türkiye’de tarih konusunda bulabileceğimiz en güvenilir kaynak bu kadının kendisidir. Buyurunuz.

Herkese süpersonik bir yeni yıl dilerim;




14 Aralık 2011 Çarşamba

Yanlışınız var!

Ya lanet olsun sabah erken kalkmaya!
Neden öyle bi anlasam, geçen gün sabahın köründe minibüsteyim, saat 7 falan ama, mal gibi olmuşum, ayılmamışım, gözlerim kapanıyo. Bi baktım, diğer insanlar da aynı benim gibi, hepsi aptal olmuş gözler kaymış. E belli ki kimse istemiyo sabahın köründe işe falan gitmeyi.

E neden o zaman insanlık?
Niye herkesin hem fikir olduğu bir şeyi, geç kalkmayı yürürlüğe koymuyoruz!?
N'olucak yani, adam gibi geçeriz karşısına 'biz sabahları erken kalkmak istemiyoruz arkadaşım' deriz, kalabalık olursak bi skim yapamazlar.
Medeniyet bu değil olum ayık olun biraz!
Ama bu kabul olsa bile bi şekilde bozulacak onu da biliyorum. Biz ayarlıycaz böyle, 'arkadaşlar karar çıktı, artık işbaşı 8 değil daha geç daha düzgün bi saat, güzel güzel uykunuzu da alın, mis gibi uyanık çalışın' tamam diycekler, yapıcaz.
Sonra bi tane akıllı, bi tane uyanık herif erkenden açıcak bakkalını, uyanıcak pezevenk, yapıcak bunu.
Sonra diğeri 'ulan ben enayi miyim ben de erken açıyım hem de millet kapalıyken parsayı götüriyim' diycek, sonra biri daha biri daha! ve biz akşam dışarı çıkmış eğlenmiş, 'e sabah uyurum zaten' diyenler olarak tam bir enayi gibi geri kalıcaz, evet enayi diyecekler bize, erken kalkan yol alır diyecekler. ille o yarışa sokucaksınız milleti amık, sinir oluyorum.

Al sana çan eğrisi, al sana ortalamayı yükseltip düşük not almana sebep olan inek öğrenci işte, çakalın önde gideni. Sizi sevmiyorum lan, ne yükseltiyosunuz olum çıtayı, sizin yüzünüzden kötü görünüyoruz biz, çakallar!

Hadi bunu koydum kenara, sineye çektim diyelim, açıkla bana niye 5 gün çalışıp 2 gün tatil yapıyoruz ki? Hem eğlenmek çalışmaktan daha faydalı insan ruhuna, bunu kanıtlamış adamlar. Psikolojine faydalı, mutluluğunun temeli lan bu küçümsenir mi! 5 gün çalışıp 2 gün tatil yaparsa bünye, yavaş yavaş yaşlanır zaten, besbelli ortada. cuma çıkıyosun zaten yorgun argın eve. Cumartesi sabah şuncacık bi keyif var ancak. Akşamına hazırlanıp bi çıkıyosun dışarı, allaaah ana baba günü. sokaklar bile ter kokuyo artık, yemin ederim ya. yığılıyoruz sokaklara manyak gibi, herkes ama herkes yani, işi gücü olanın dışarı gecesi o çünkü. Ondan sonra trafiği bi yandan, kalabalığı bi yandan pestil gibi gel eve. pazar zaten son tatil günü, o pazartesinin sıkıntısı gelir midene oturur, öfleye pöfleye o gün de biter.
hayır biz bunu niye kabul ettik onu anlamıyorum. halbuki bak benim süper bi önerim var buna. hep tatil olsun falan da demiyorum gayet rasyonel bir öneri bu; bir hafta çalışalım, bir hafta çalışmayalım. eşit olsun arkadaşım. güzel güzel çalışmamızı da yapalım, paşa paşa eğlencemizi de yaşayalım. Ne demiş çin insanı, denge olacak kardeşim, ying yang olacak! hem bak bu sistemde cumartesi akşamları herkesin hurra diye yığıldığı tıklım tıkış mekanlar da olmaz. bi ferahlık gelir memlekete valla bak. hem de bi hafta istersen evde takıl yayıl, istersen çık bi haftalık adam gibi tatile git, kafanı boşalt.

Ya da hepsini geç; bi kapsül icat etsinler, içinde zaman daha hızlı aksın. Girelim  kuralım 3 saate %30 hıza falan 10 saat uyumuş gibi uykumuzu alıp uyanalım. O da olur bak, o kapsülde uyuruz, uykumuzu alırız. yine geç yatmak opsiyonel olur, mesela ne zaman yatasın geldiyse kurarsın %70 hıza falan daha çok uyumuş olursun. %100'de falan artık epik bi hıza çıkmış olursun; yarım saatte bütün gece uyumuş gibi falan,  bu da baya başarılı olur.

Bak 3000 yılında falan çin, japon yapıcak bunları hep, ona sinir olucam!
Sabah erken kalkmak isteyenler bak bunu da bozarsanız iyice nefret ederim sizden ha, azcık uyumlu olun lan, bi hayrınız olsun! ille en çok kazanıcak, ille heryerde o önde olucak!
Al bütün herşey senin olsun la tamam al, hepsi senin!
Bana tatilimi verin olum, bana yeter!
Pijamamla kedimi verin, gazetemi, çayımı verin bana!




8 Aralık 2011 Perşembe

100. üyeye hediye!

Şaka lan şaka, hediye falan yok.
İlgi çekmek için yaptım.
Ama hediye yerine bu yazıyı yazayım dedim, mühim olan niyet.

Sevgili Tinsel Devinim Terminali adlı üye,
100 numara bir insansın bunu biliyor muydun?
Samimiyetle söyleyebilirim ki bloğunun başlığı bende bir soru işareti oluşturdu.
Bu, anlamadığım manasında.
Sonra sayfalara bakarken bi ara anladım sandım, ama dün yatmadan bi düşündüm, yine olmamış.

Hayır, tinseli anladım tamam, devinim eyvallah, canım ciğerim. Ama terminal?
Yani burası bir duraktır, gel tinsel devin, soran karışan olmaz mı diyorsun?
İnan bana zorlanıyorum. Sorun etmemeye çalışıyorum ama, açıklarsan sevinirim.
Zira benim için özel bir yere sahipsin artık.

Hediye yazımı bitirirken, seni bu şanslı olaydan dolayı kutluyor, bloğunu tinsel biçimde öpüyorum.
İyi terminaller.


'230. üyeye Jagermeister'a zıplamak için tık.



27 Kasım 2011 Pazar

İlk insan Salih

'Bir Neandartalin Anıları'

Her şey ağaçların falan tepesinde başladı. O gün yine ağacın birinde uyandık. Yan ağaçtakilere bakındım, en büyük dalı ben kapmışım. Ama nası rahatım, konforum falan tıkır, sabah sabah esneye kaşına gerinirken, küt dedim düştüm aşağ. ‘Vay’ dedim içimden ‘mal salih, dört elin bi kuyruğun var lan, bu kaçıncı amk!'
Yerde öyle malak gibi yatıyorum.  Yattığım yerden yukarı bağırdım. ‘Çıkmıyorum lan çıkmıyorum bu sefer, aşağda kalıcam.’ Ayı gibi güldüler. Sinirlendim. ‘Ne var lan ibneler, aşağısı daha güzel hem, sizin uzanıp da alamadığınız elmalar armutlar hep burda bi kere!’

Ağacın önüne uzandım bütün gün. Elma armut kısmetimize ne düştüyse yeriz dedim ama, yere düşen meyveler hep çürük çarık, adam gibi bişeyin düştüğü yok, her yer çerçöp. Bi de geçen gün gördüğümüz bıyıklı pençe var. O buralardaysa sıçırtır yalnız. Tam ben bunları düşünüp kaşındığım sırada, minik fare gibi, hayvan gibi, bişey geçti önümden. ‘o neydi lan’ dedim, bi baktım hayvanın teki. Kimdir nedir hangi familyadandır tanıyamadım. E yıllarca ağacın tepesinde tabi, bi aşağı inen olmadı ki bilelim şu mahlûkatı. düştüm peşine. Ben gidiyorum o gidiyor, bi de hızlı ki pezevenk, pıt pıt zıplıyo. Küçük ama etli butlu, toparlak.  Ben kovalıyorum o kaçıyor. O maymun suratlı seyfi de ağaçların tepelerinden beni izliyo. Dikkat çektim tabi. Ben bir gaza geldim, kovalıyorum hayvanı. Yaa seyfi bey nasılmış ordan izlemek, ben kovalıyorum o kaçıyo işte, siz anca tırsıp ağaçlara çıkarsınız. Aslanlar gibi yerdeyim ulan, geliyosa da gelsin o bıyıklı pençe!!

Tam ben gösterimi yaparken bir anda bir sessizlik. tepelerden ses kesildi. Havaya bi gariplik, bi gerginlik. O saniye kaçan hayvanı gördüm. Atladım üstüne, bi sefer de tuttum bacağını, tutmamla soktum ağzıma, ısırdım kopardım! Ağzım yüzüm kan ama nasıl! Bir gurur bir gurur! Tadı da güzelmiş he!  Kaldırdım hayvanı böyle suratlarına suratlarına sallıyorum!! Gördünüz mü lan en büyüğü!! Ne haber lan Seyfi, hala o kurtlu kirazları ye dur daha! Hehey be, mis gibi hayvan!! Hahaha!!!! Kimmiş buraların sahibi? Kimse cevap veremedi bi an. Seyfi abi de çıt yok.

‘Roaöoarrr..haıırrr..rrr…’

Yavaşça arkama döndüm…
Hananskim pençeli! pençeli laaağn!!'
Tam karşımdaydı, bana bakıyordu. Bense elimde bacağından ısırdığım hayvanla donakalmıştım. Çenemden kanlar damlıyordu ve hayvanla gözgözeydik. Elimdeki bile çırpınmayı bırakmış, kaskatı olmuştu.  Zaman durmuştu. Aklıma ilk gelen şeyi yaptım.
hayvanı fırlatıp koşmaya başladım. Sanırım kafasına geldi, bilmiyorum. Baya bi koşmuşum. Bizim ormandan da baya bi uzaklaşmışım.
İşte yuvadan, vatandan, toprağımdan böyle ayrıldım ben. Ayırdın beni ibne Seyfi!
Neyse ben nefes nefes koşuyorum tabi, ilerde bi ufak mağara gördüm, girdim içerde bekledim biraz. Ya takip ettiyse, ya peşimdeyse, ulan dedim ‘sıcacık ağacımı, dalımı bırakıp nerelere geldik mına koyim.’ Seyfiyi falan sallamaz, paşa paşa yaşardım, zaten karşı daldaki zehranın da bende gözü vardı, ailemi yuvamı kurmuştum şimdiye.  Hem korkuyor hem sinirleniyordum. Yerden taşın birini aldım yere vura vura hıncımı taştan çıkarıyorum. Sinirlerim boşalmıştı, dövüne dövüne sızlanıyordum. Tam o anda mağaranın karanlığından birşey belirdi. ‘laağğğn’ diye korkuyla taşı kafasına atmışım. Ah dedi, yanına bi gittim, aynı benim gibi kuyruklu.
‘Abi’ dedim ‘kusura bakma, öyle karanlıktan çıkınca aklım yürüdü.’
‘napıyon lan, kafamı yardın pezevenk’ dedi
‘ne bilim abi heyecanla oldu’ dedim.
‘sıçtın ağzıma’ dedi,
‘kusura bakma’ dedim.
Kafasını yaran taşı eline aldı mağaradan çıktı. Taşı ilerdeki ağaca attı, sonra yerden bi tane daha aldı, onu da attı. ‘Abi napıyon onla’ dedim ‘Bunlarla talim yapıcaz sonra ufak hayvanlara atıp yakalıycaz. Bişey eksik diyodum sonunda buldum. Taş! Bununla avlanıcaz! Artık elma armut yemiycez. Ben de senin gibi ağaçtan düştüm diyebiliriz sonra ben de kaçıp buraya saklandım. Ayrı yerlerden ayrı zamanlardan geldik ama kaderimiz aynı salih’
Hasiktir adımı nerden biliyordu. Onunla ilgili gerçekleri çok sonra öğrenecektim ama şimdiden tırsmıştım.
‘Abi sen kimsin? Nolur söyle şimdi taşı kafana atıp kaçıcam’ dedim
‘Adım Ekrem, çok fazla soru sorma sadece dediklerimi dinle bundan sonra’ ‘işimi zorlaştırmadan yakınlarımda dolanırsan senin de hayatın kurtulur’

Ekrem abi haklıydı, her yer taşlarla doluydu. Her şey gözümün önündeydi işte. O ne yapılacağını biliyordu belki çok uzaklardan gelmişti ama her şeye hakimdi. O ne derse yapacaktım ve türümün yanından ayrılma hikâyem işte böyle başlamıştı. Bu maceralı yolda hem can dostumu hem de öğretmenimi bulmuştum. Kim bilir beni neler bekliyordu. Daha ateşi bulup, silahları icat edecektik, mamutlar yiyecek, kabilenin kızını isteyecektik.  Bütün bunlardan habersizdim daha, ama hazırdım. 
Uykuya dalmadan önce ‘İyki düşmüşüm o ağaçtan’ dedim kendi kendime ‘iyki düşmüşsün salih!’...