12 Haziran 2012 Salı

Buralar sizi de çok baymadı mı?


Sıcakları demiyorum, hayvan gibi sıcak ama geç onu. Başka türlü bir şey var.
Bir kere her şey yasak lan, bu nası iş?
Hani yarısı hapse sokan yasaklar, yarısı da tam adı konmamış ama adabı-muaşeret yasakları, bir kısmı da yasak değil ama yaparsan ayıp falan.
Bir kısım insan da bir mutluluk bulutu içinde, ‘dünya negzel ilerledi, insanlık ne süper, canım ülkem ne müthiş’  falan şekli yaşıyor, ilerde o buluta binip cennete yol alacak falan.
Tamam.
Tamam arkadaşım.
Yaşa kafana göre, bütün millet onaylıyor seni zaten, paşasın.
Ama diğerleri? Ben ve benim gibiler?
Bir takım kuralları mal bulan kimseler napacak?
Sıkıntısız yaşamak isteyen, soran sorgulayan, hayat derdine ‘yeter lan’ çekip, kendine yönelmek için yer ve zaman arayanlar nolacak? Kişisel becerilerimiz kurudu gitti lan, o kadar spermi geçmenin büyüsü kaçtı.

Ben derim ki, gelin.
Gelin adada yaşayalım.
Heybeli ada falan değil, cidden ada satın alıp oraya mı taşınsak?
Geçen gazetede vardı, kelepir ada satıyorlarmış. Yunan adaları, 200-300 milyar falan. ulan dedim, kadıköy'de 2+1 fiyatına çok net ada bu.keçisiyle maymunuyla ne bileyim yeşil muzuyla, zehirli böğürtleniyle, cangıl* işte.
Alınır lan dedim içimden, benle gelmek isteyen de gelir.
Orda yaşarız, istediğimiz kadar teknolojiyi de getiririz.
Zamanında insanın doğaya hükmettiği gibi, biz de orda medeniyete hükmederiz.

Yalnız girişte sınav var, kapıya masamı koyarım, sınavımı yaparım.
Aranan özellikler; sorup soruşturan, bu sordukları yüzünden medeniyete kıl olan, yaşadığı yerde medeniyet sanılan şeylere hele ifrit olan, arkadaş tartışmalarında 'skicem böyle memleketi ha' laflarını bol bol kullanan, düşündükçe kafasını başını yiyen kimseler. Dini, dili, ırkı yok, kafasına göre, takılan, sigarası alkolü olan, hayvanı doğayı seven, sohbeti keyifli ve kendince yetenekli süpersonik insanlar.
He, ugandadan eleman alımı var mı mesela? Var. Nerden geliyosan gel kanka, burda fikir birliği peşindeyiz, raadol.

Sınavda bir soru sorulacak, soruya soruyla cevap vermeniz gerek, sistem bu. Ne kadar uzatabilirsek. Böylelikle sorgulama kapasitenizin bir haritasını çıkarmış olucam.
Görüldüğü üzere patron benim; ama içimdeki Hulusi Kentmen sayesinde korkacak bir şey yok.  İç işlerimde bağımsız, dış işlerimde yunana bağlı olurum. Dıştan kaçmışım zaten, pek bir dış işim yok. Paşa gibi Avrupa birliği, daha da bizimkiler didinip dursunlar. Adaya adım attığımız an bi kere, serbestliklerden serbestlik beğenelim. Çünkü tanrı şahidimdir hiçbir şeyde sınır olmayacak. Konuşur anlaşırız. Ben zaten ne diktatörlükten, ne krallıktan, ne demokrasiden hoşlanıyorum. İnsan yaratığına uygun bulmuyorum hiç. Krallık bazen sempatik geliyor ama, dedemin lafıdır, bilmediğin işe girme der, o triplerin de alemi yok şimdi. Ben de sizle bir takılıcam zaten ama işte bir sıkıntınız olduğunda danışmanlığınızı yaparım, ne biliyim kavgaları ayırırım, balığı paylaştırırım falan. Zaten her yaptığımı mantığıyla açıklamak âdetimdir. Soru işareti bırakmam kafada yani, sıkıntı olmaz. Geçen direkt şu örnek konuşuldu hatta; misal adamın eşeği senin hıyarını mı yedi, sen de bin herifin eşeğine 3-5 tur at. Yani adalet böyle olmalı. Hatalı tarafa ceza vereceğine, mağdur tarafa ödül verilsin arkadaş. Ödül almak gayet de cezalandırılma korkusundan daha motive edici bişey zaten.Temel nokta, fayda. Ortak nokta barış. Zaten senin benim yapmayız, aynı kafada insanlarız dedik, baştan rahatız.

Biraz şamanik bir bakış açısını da işlemek istiyorum ayrıca.
Yakınlaşıcaz doğaya, akşamleyin bağdaş kurup denizin kokusunu duyucaz, bi sesini dinliycez. Arada dikkat kesilicez doğaya, böceğini hayvanını tanıyacaz ki, o da bizim oradaki varlığımıza alışacak, biz de ona.
Bence bu medeniyeti terk etmek değil zaten, konseptini değiştirmek.  
Ve bence doğaya yaklaştığı için insana en uyumlu.
Ayrıca insanları ırklara, milletlere göre gruplamak, ülkeleştirmek bir işe yaramadı. Görüyorsun. Yani insanlar o milletten olduğu için gurur duyuyor falan, sen mi seçtin o milleti? Senin başarın mı bu? Değil. Oraya doğdun ulan. Orda denk geldin diye, böbürleniyorsun. Çok saçma. Hâlbuki benim sistemimde doğum yeri, rengi değil, düşünceleri aynı olanlar bir arada yaşayacak. Bi kur kafanda, çoğu şeyde anlaşıyorsun insanlarla, kafan benzer, ortak olan şeyi seçmişsin. Ve kendi düşüncen olduğu için de istediğin kadar gurur duy. Canla başla savaşırım lan. Fikirlerine tutunduğum yere, insanlara daha bi bağlanırım.  

Bu mantığı çözebilen gelsin diyorum o yüzden. Çözemeyene de sabırlar diliyorum. Bir gün o siyah kravatlarınızla kendinizi avizeye asmış olabilirsiniz, zira gidişat baya sıkıntılı. Psikolog ücretlerinden hesap edebiliriz durumu.

Ayrıca yunan yeri mitolojik bir mekândır. Zamanında Zeus uğramıştır, Afrodit soyunmuştur. Belli olmaz Pan* falan oranın ormanında geziyordur belki. Ben görmek isterim şahsen, gelsin bi çayımızı içsin. Ayrıca sahile yayılırız, uzay manzarası olur mis gibi. Gece ateşin etrafında, coconatımızı yiyelim, deniz kabuğundan suyumuzu içelim, balığımızı didileyelim. Pan düdüğünü çalsın, şarkılar türküler ooh, hayat bu işte, yalansa yalan de.
Eski kasetler meydana çıksın kesinlikle. Mançoloji, fasıl müzikleri ve 'yabancı karışık' adı altında etiketlenmiş bütün kasetleri istiyorum. maykıl ceksın, slipknot ve 90'lar da olmalı, konsept olarak tamtamcılar falan da olsun, yamyam müziği kasarız.  Bir de ibrahim tatlıses'in 'o sole mio' vidyosunu ve 'bir kulunu çok sevdim'li kasetini getirebilirsiniz. 'nankör kedi'liyi de getirin, söyleriz onları.
Film olarak da Godard ve Nuri Bilge Ceylan filmleri haricinde her şey olur. Mis gibi ada ortamında mal etmesin şimdi. Ya da iyi lan tamam hadi, onları da getirin. Hayvan gibi muhabbet çıkıyor. ‘Uzak’ filmi üzerine geliştirdiğim bi içki oyunu var, onu da oynarız, çok fena.

Hayal ettim mesela; böyle sahilde yürüyorum, ayağıma hiç bişey batmıyor, bu kısım çok ilginç, hep temiz çünkü sahil. Siz kah kah gülüyorsunuz yine müthiş bir gece olmuş, kızlar ilkokul ödevleri kadar kolay, ve muhabbetimiz kusursuz. Böyle ellerimi cebime koyuyorum, cebim boş. En güzel kısım işte. Param yok. He biraz bozukluk olabilir. Onları da köpek balığına atıyorum, hayvana siktir çekme aracı olarak kullanıyorum. müthiş.

Hem herşeyi bırak, coni dep’in de adası var. ‘senin yolun yolmuş coni’ deriz. Hatta rica ederiz açılışımızı yapsın, kırmızı kurdeleyi kessin. Arada bir ziyaretimize gelsin, tavla atarız. Korsanlık anılarını dinler, ‘hahaha coni, yu ar fantastic’ deriz.
Coni’nin annesi de adadaysa ona hürmeten sigara böreği, dolma, törkiş dilayt götürürüz. Adamlar sabanan kaç çeşit peynir koyuyor sofraya, altta kalınmaz. Biz de her akşam ananas, muz yemiycez tabi ki, birtakım teknolojileri götürüyoruz yanımızda, eziyete gitmedik.
Bu yüzden de, adada dünyanın en eski 5 mesleğine ihtiyacımız olacak.
Marangozluk, tarımcılık, balıkçılık, mühendislik, elektrik-elektronik. Özellikle marangozluk çok lazım, ama 12 tane cücenin becerdiği şeyi hayli hayli öğreniriz gibi zaten.
Ekstra olarak, bir ahçı, bir şaman, bir dövüş sanatları uzmanı, bir ağdacı ve bir kuantum operatörü olmalı. Sıkılmayalım yani gelişelim bir yandan, milyonlarca kitap getiricez ama o da bir yere kadar.
Misal lezzetli yemekler yiyelim derim ben, yapmayı da öğrenelim.
Ya da marşıl arts* öğrensek fena mı? Bir kung fu felsefesiyle şamanizmi birleştirince kim bilir neler olacak.
Ayrıca bilimin dibine inmiş bir insana soracaklarım var benim. Alsın teleskobunu, uzay maketini gelsin.
Ağdacı zaten almazsak 2 bilemedin 3 ay içerisinde kimse kalmaz adada, ‘run for your lives’ yaşanır. Siz kız cinsini son 2000 yıldır biliyorsunuz, git geriye, git bıçağın icadından önceye bak bakalım, ne görüyorsun. Bir şey göremezsin işte. Anladın mı? Derinlerde aranırsın, ve bir adaya bir cangıl yeter, emin ol. O yüzden ağdacı canımız ciğerimizdir. Yangında ilk kurtarılacaktır.

Yılda iki kere falan da şehre gidilir bakılır, yeni bir teknoloji gelmiş mi? adamızda kurgulamak isteyeceğimiz bir şey var mı, yeni katılımlar falan sonra kimse kafa şişirmeden bineriz botumuza döneriz geri.
Ve bir gün adayı terk edip geri dönmek istersek, hepimiz birbirimizden ilgi alanımıza göre hayvan gibi eğitim almış olucaz; dalmayı öğreniriz, muhabbetlerde yeni teoriler üretiriz, yemek yapmayı, dövüşmeyi, müzik aletleri çalmayı öğreniriz. Dil bile öğreniriz lan. Kim kime öğrettiyse kendi eliyle bir de sertifika hazırlayıp versin. Ülke değil miyim arkadaşım? Al setfikia işte, zaten Türkiye’de kimse sormaz, rahat olun. Gidin sergileyin işinizi, sanatınızı.
Hem de hepsini süper eğlenerek kasmadan yapmış olucaz.
Ayrıca 200 kişilik kenetlenmiş bir grup insan, hayvan gibi çevre işte.
Hapishanede böyle bağ kuramazsın yemin ederim.


NOT:
Ayrıca adada icat etmek istediğim bir şey de var.
BURUKA.
Evet. O şarkıdaki alet işte, ‘hangi kapıyı çalsammm, karşımda burukacıııı’
Tamam, biliyorum kapı kapı dolaşan bir burukacı yokmuş ortada, öyle bir alette yokmuş, yıllarca yanlış anlamışım ben. Ama hep Türkçecilerin suçu, kelimeyi çıkarıp koyunca anlam bozulmadı ben napiyim?
Ki bence şansı var o aletin. Böyle flüt gibi ya da yaylı gibi karışıklı bir alet, üzgün müzikler çalıyor, kalpleri buruyor. Ve o yüzden de adı burukacı işte!

Bence malum oldu bu alet bana, kuantum kapılarından geçerek kulağıma fısıldandı. Hatta belki de sırf bu aleti yapabilecek adamların peşine düşmek için kurguladım bu ada planını. Her ayrıntısına kadar hesapladım, gizliden yanlarınıza yanaşıp ada sohbetlerinde burukayla ilgili bilgiler toplıycam. Ve Bir gece çalıların arasında gizli gizli icat edicem onu. Gözümden yaşlar süzülerek ilk ezgileri çalmaya başladığım ve yanlış anladığım o buraka’dan ilk sesi çıkardığımda, artık ben yanlış anlamış olmıycam. Haha.
Dünya eksik olmuş olacak. Her şeyi mümkün kılarak, utandırıcam onu.
Ve geleceği değil, geçmişi değiştiren ilk icadı gerçekleştirmiş olucam. marty mc fly* gibi geçmişi kurcaladığım için evren değişecek, olasılıklar birbirine girecek, durduğum yerden tüm gezegeni bir karadeliğe de sürükleyebilirim, bilmiyoruz.
Ama yanlış kişiye bulaştın dünya ve yanlış kişiyi sınadın evrensel bilgi.
İn your face, tüm kozmoz
İn your face.



-bilinmeyen kelimeler-
Marşıl arts: dövüş sanatları
Pan: kırların keçi ayaklı tanrısı. Flüdüyle inanılmaz melodiler çalan, hayvani güdülerin tanrısı.
Cangıl: orman
marty mc fly: ‘geleceğe dönüş’ filminde, geleceğe dönen kişi.
in your face: al sana! (suratına vururum anlamında)



18 Nisan 2012 Çarşamba

230.üyeye Jagermeister!

Şaka lan tabi, jager çok para.
Kutlama amaçlı ben bi bira açtım, o kadar.
Ortam piçliği, popülerite manyaklığı, kıvanç tatlıtuğ klonluğu vadettiğim bu çogzel ortamda biriktikçe biriktik.

Artık kendi kendimi takip etme günleri bitti, efkarlanıp içmeler son buldu.
Kafanıza hayali konfetiler yağdırırken gurur duyuyorum sizle.Şaka maka seviyorum lan işte hepinizi.

Hem de geçen rüyamda 1000 kişi olmuşuz onu gördüm.
Böyle herkes bizde toplanmış, partiler, balonlar, konfetiler falan cümbüş var. nası içiyoruz ama pühüüü sünger gibi. 'yarasın aslanlağrımğa benim' diyorum bağarıyorum. sonra içeri odadan jackie chan geliyor,  'what da fak is goin on' falan diyor, yamuk yumuk ingilizcesi. bi de içmiş küp gibi, vurmuş tabi ufacık adama, küfelik olmuş. 'gel abim diyorum, şu tarafa geç otur, sana bir midye dolma açayım' diyorum. '500lük mü 750lik mi' diye soruyorum. yok yok diye eliyle işaret yapıyor, istemiyor. 'abim diyorum, sen dövüşçü adamsın, deniz mahsülü bu, can verir' diyorum. 'at 3, 5 tane mideni tutsun' falan. 'i dont want trabıl' diyor. ben de 'olur mu abicim, al istersen tepsiyi ye, senden saklımız mı var' falan diyorum, koyuyorum tepsiyi kucağına. neyse sonra mutfağa gidiyorum falan, ev mahşer yeri zaten, bi yandan duvarlara bloğum yansımış. bir anda tak! 1001 oluyor üye sayısı. Bir coşku seli, bir mutluluk, çığlıklar içinde yakınımdakiler beni havaya kaldırıyorlar, 'lağn noluyor' diyecekken eller üzerinde salona geliyorum. Tam bir rock star havası falan fişman, küüt vuruyorum kafamı avizeye.
öyle uyandım işte.
ya.
çok acayip dimi.
1000 kişi olalım istiyorum ben.
parti yapıcam.
hatta 1000.'ye jackie chan'i veriyorum.
beleş.



Kapatmadan; 230. şanslı üye olan Mononoke'ye (nam'ı diğer hallucinations'a) sevgilerimi gönderiyorum. Kendisini sözlükten de bilirim. süper.
Yalnız bloğunda gezerken mouse'un ucunda bi yıldızlar çıkıyor, her yere takip ediyor falan, paranoyak eder öyle şeyler beni.
habire ona kitleniyorum, sayfada fır fır dönüyorum.
dün ayık kafayla bi daha baktım, varlar gerçekten.
döndüm durdum yine.




10 Nisan 2012 Salı

Aç gözünü bilim! Ay dünyaya düşebilir!



‘Düşmez, raadolun’ diyor bilim âlemi. Kozmik enerjiler, çekim yasaları, etki tepkilerle kanıtlıymış bu durum. Ama tam ikna olmadım ben. E çünkü insan mahlûku dünyanın sistemleriyle oynayıp oynayıp, o mükemmelimsi işleyişe çomak sokabiliyor sürekli. Kendini bilmez takılıyoruz biz çünkü. Öyle seviyoruz. İcatlarımız mucitlerimiz sağ olsunlar, oturduğumuz yerden ozon tabakasını deldik. Yapmadık mı? Yaptık.
İnançlar konusunda bile böyle şuursuzduk hatta; bir gök tanrı dedik, bir güneş tanrı dedik. Ekmek, su, yün çorap tanrısı, bir yere varamadık. Bir ara hepsini bağrımıza basar gibi olduk, hepsi kendi işiyle ilgileniyordu, uzmanlaşma vardı, bir işimiz oldu mu ilgilisine başvuruyorduk falan. Tam bu sistem biraz daha hümanist, doğadan bir tavır takınmışken; Bir anda biri çıktı bu sefer; ‘ben tek tanrıyım, bi ben varım, diğerlerini boşver kanka gel sana bana bak’ dedi. Ve direk sattık o kadar tanrıyı. Hepsini birden hem de, hiç düşünmeden baya satışı koyduk güneş tanrısına, afrodite falan.

Düşününce mitoloji çok ilginç bir alan, kafamıza göre var yok diyoruz, kabul götürür bir hukuku var, değişik. Hâlbuki bas hepsini bağrına, hepsini sev dimi? Kırma yani kimseyi. Ama işte o satışı koyduğumuz gün lanetlendik bence. Ben haklı çıkarsam çok net yapıştırırım cevabı, ben demiştim derim. Yeminle ben zeus’unu, dionisos’unu ayrı ayrı sevdim, gücünü doğasından alan tanrıya sempati duydum hep derim.  Haklı çıkmazsam, Zeus falan cehennemde olabilir tabi, ama sıkıntı yok çünkü Einstein, Michael Jackson, Ghandi, ve tabi ki John Lennon, hatta Elvis Presley falan da orda olacaktır. Yani ne kadar karizmatik, zeki, süper ilginç adam varsa çok muhtemel karşılaşacağız. E biz de napalım Einstein’la teori kasar, Michael Jackson’la moonwalk yaparız. Ben organize ederim herşeyi.

Machievelli’ye biraz hak veriyoruz demek ki bu noktada, kendisi ‘insan çıkarı olursa satar, pis bir mahlûktur’ derken haklıydı belki de. Doğasını, tanrısını satan bugün gelir seni beni satar, satmıyor mu? Satıyor. Al, hepsi tarihte gizli işte. Doğa ana falan da utanıyordur bizden kesin. Gerçi biz yok olursak doğa 50 yılda kendini eski haline getirebiliyormuş, onu öğrendim de ferahladım. Çok sallamıyordur o yüzden, geniş takılıyordur. Biz de tüm enayiliğimizle ozonu yırtalım, buzulu falan eritelim. Yarın öbür gün ay’ı düşürmeyeceğimiz ne malum. Ve düşse mesela nerelere düşer? Lokasyonlar belirlensin, önlemler alınsın.Düşerse nükliycez mi direk, napıcaz?
Kimse de merak edip araştırmamış. Bilim düşmez dedi tamam da, bilim de oturmasın, yeni sorular sorulsun. Bak yine benle irtibata geçmen gerekiyor sevgili bilim. Ama ne bir telefon, ne bir faks, ne bişey. Geçen okudum dünyanın fizik kuralları değişiyormuş, yani yer çekimi, o bu. Sabit değilmiş hiçbiri. E yarın bir bakarsın sayko bir kozmetik ürün çıkar, mc donalds köftesini labarotuarda yaratır, petrol çıkartırken dünyanın sismiğiyle oynanır falan, ‘yukarda duruyor, ay aşkım ne şirin’ falan dediğin gök cismi, küt der iner aşağı valla. Az önce baktım, Ay’ın çapı 3460km imiş. Dünyanın 4te biri kadar. 200 ülke olsa, nerden baksan 50-60 ülkeyi ilgilendirir yani. Ayrıca 4buçuk milyar yıllık yaşlı bir küre bu, ve tüy gibi de hafifmiş dünyaya göre. İki seyirir olduğu yerde, çıt eder kopar yörüngeden. Uzaya uçsa gitse yine iyi, oturur valla üstümüze. Sonra yok yenidünya düzeniymiş, illüminatiymiş falan toptan yalan oluruz bak. Hatta büyüklüğü ve ağırlığı falan öylesi bir etki yaratabilir ki dünyaya güm diye vurduğu gibi, direk yarabilir ikiye. Yumurta sarısı gibi güzelim magma akar gider valla.

Bir de düşün o kocamanlığı, hayal et bi.
Ben yapamıyorum bazen.
Mesela güneşten daha büyük bir şey yok gibi sanki.
Hayır biliyorum da, kozmozda saçma sapan, ayı gibi gezegenler var ama düşünmeye çalışınca beynim sıkıntıya giriyor. Almıyor kafam. Hele ki ölçeği böyle hızlıca yukarı çekerken börtü böcek falan geliyor aklıma, sistem hepten kitleniyor. Kapayıp açmak zorunda kalıyorum, yalan değil.
Herhalde o ilkokul uzay maketleri yüzünden oldu bu. Bir de küçük prens yüzünden olmuş olabilir. Velet duruyor gezenin üstünde, tek kişi ancak sığıyor falan. Onun sayesinde bir gezegene gidildiğini düşününce, herkesin gözüne 10 dk da turlanıp bitecek gibi, kenarında durursan uzaya düşme ihtimalin olan yuvarlak krater geliyor. Ben buna psikolojide ‘küçük prens etkisi’ diyorum. Bozulduk küçük prens. Gezegenleri anlayamadık hiç. Senin yüzünden uzay bi garip.

Bir de aya yerleşicez falan diyorlar, yolculuklar yapılsın, şehirler kurulsun falan.
 Zaten bu aralar Ay hayvan gibi büyük, hiç denk geldiniz mi? Garip işte, bir parlak, bir yakın falan.
Aya yerleşilmeye kalkılırsa, ben gitmem valla. O iş sakat, çok ciddiyim yani.
Bir gider bakarım, şöyle yere bi vururum ayağımla pat pat, bir eğilir sesini dinlerim.
Sonra da ‘Ay düşeceeğğğk’ diye bağırır, kaçarım ordan.
Kimse de tutamaz beni. Koşarken kenardan uzaya düşersem, o küçük prense de selamımı yollayıverin. Canına sıçtığımın oğlanı deyin benim için. Beni de kara deliğin birinden alırsınız artık. Kenarına tutunur, ordan bakarım. Yalnız aman deyim çok bekletmeyin, kara delikten mayalı falan çıkar, bişey der, dil bilmem kem küm ederim, ayıp olur. 
Uzayda yer çekimi falan da yok, gerilirim ben.





30 Mart 2012 Cuma

Gözümle gördüm;Türdeşlik


Yine bir gün benim eski mahallede sigara içe içe dolaşıyorum, yürüyorum, hava da güzel falan. Bi yerde evlerin arasından süper deniz manzarası göründü, burda biraz durayım dedim. İlerde de manzarayı bütünleyen bir çam ağacı eşşek gibi, mübarek trt'de bob ross amcamızın kenara kondurduklarından, cuk oturmuş kadraja. Öyle izlerken bi anda gak guk bi ses, bi baktım ağaçta 2 tane karga yanlarında da böyle ayı gibi papağan. Bariz bir yerden kaçmış ama o, kafesini falan kemirip doğaya koşmuş, şehrin karmaşasına bulanmış rengarenk kocaman papağanın biri. Anka kuşu mübarek. Öyle, biri bi dalda, öbürü diğerinde gak guk konuştular. Gözümün önünde resmen anlaşıp bi karar verip, üçü birden uçarak uzaklaştılar.
Eminim, adım gibi eminim ki konuşma şunun gibi birşeydi.

- Kankalar destur var mı? ben kafesimden kaçtım, evime yurduma dönücem, bi yol gösterin hele
+ Kardeş sen burda yenisin galiba, böle şıkır şıkır geziyon da, burası harlem, burda ekmeğinin peşine koşucan. gel sen bizle takıl, biz seni sevdik, sana sokağın kurallarını öğretiriz.. önce seni reisle tanıştıralım da bi helallik al. zaten şu karı da kenardan bizi kesiyo, çok ortalıkta dolanmayalım, had.

Dediler ve oracıkta kanka olup, birlikte maceralara koştular. Ben de vay anasını dedim, sonra baktım sokaktan arabalı manav geçiyor. Yanaştım, abi nar var mı? dedim. Varmış. Kafasını kesip verdi saolsun. Didileye didileye onu yedim, yarısını da çayıra çimene yemledim. Yenir organik organik, börtü böcek aç geziyor.



Gözümle gördüm; Vampir

Öss kağıdım çıkmayınca ösym'ye ankaraya gitmek zorunda kaldım. Erkek arkadaşım da geldi. saat sabahın 5'inde kızılay meydanındaydık. bi sigara yapmıştık gelirken, Onu ateşledik, yürüMEYE BAŞLADIK. SOKAKLAR BOŞ TABi sabahın körü.
5 dakka oldu olmadı, kenardan bi adam sokağa girdi. Böyle, lacivert montunun fermuarını sonuna kadar çekmiş, çenesine kadar kapalı, kafasında kasketle gelen, yüzü pek belli olmayan, ince uzun bir adam. 
biz hemen geri döndük, daha kuğl bir şekil aldık, biraz da turist tribine girdik, ters tarafa doğru yürüyoruz. ben de adamı kesiyorum fırsat buldukça. baktım herif yol ortasında durdu. bize baktı, bir anda yolundan döndü arkamızdan gelmeye başladı. biz önde, o arkada falan artık bakamıyoruz da gerildik. TAM TRIP.
karşıya geçtik hemen, kızılayın ordaki parka. 
içerde de minibüslerin yerini sorduk park güvenliğine falan, normal davranıyoruz. 
ben bakındım yok herif. bi rahatladık tabi. görevli, park arkasındaki çıkışı tarif etmişti, oraya doğru yöneldik.
ağaçların arasından yürüyoruz, çalıların orayı bi geçtik ki. dank. adam tam önümüzdeki bankta oturuyor, tam karşımızda, bize dönük, bakıyor dik dik. 
yürüdük geçtik tabi yanından, hemen ilerde simit sarayı mı nedir ondan açılmış, fırın mırın sabah sabah. girdik hemen içeri,alt kata indik, birer çay söyledik. 
bir yandan da konuşuyoruz; ben genç bi herifti diyorum, o yaşlıydı bariz diyo falan, bi yandan da kim lan bu? diyoruz, kuruluyoruz ufaktan. 

3 dk sonra herif geldi içeri, resmen aşağı kata indi, gözüyle bizi aradı, buldu, baktı baktı yukarı çıktı. 'hsktr noluyo lan?' dedik tabi direk. erkek arkadaşım atarlandı 'bu herif dışarda bekliyosa ağzını yüzünü kırarım' kıvamına geldi. çayımızı içtik. kurulu biçimde merdivenlere yöneldik ve biz yukarı çıktığımızda hava aydınlanmış ve herif gitmişti. 
Bu durum görüldüğü üzere tek bir sonucu düşündürüyor. 
karanlıkta dolanıp sabanan yok olmalar, genç mi yaşlı mı belirsizlikler,  çalının arkasından belirmeler falan, aslında herşey besbelli ortadaydı. 
karşımızdaki ankaralı bir vampirdi. 
bizi farkedip gözüne kestirdi ama sonra 'bunlar düzgün çocuklar, bunlardan sıkıntı gelmez' dedi. 
salverdi bizi. 
biz de minübüste full onu düşündük, şimdi minibüse binse altımıza sıçarız falan dedik, para uzattığı elinden büker kırarız, kazık gibi vites koluyla tabi kalbi hedef almak lazım, kaptana kapıyı açtırıp direk kapıcı tekmesi falan kendimizce güldük eğlendik.
inince de ösymye kadar yürüdük. yürürken de bir sigara ateşledik.